bütün ülkelerin işçileri birleşin

9.Sayı  TÜRKİYE ve DÜNYADAKİ GELİŞMELER

 

 

Savaş Yolu, geçen sayımızdan bu yana ülkemiz ve dünyamızdaki önemli gelişmeleri özetleyerek değerlendirmeye ve okurları ile paylaşmaya devam ediyor.
I-ERMENİ KONFERANSI:
Dergimizin geçen sayısında değindiğimiz gibi;”İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri, Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları” başlıklı bir bilimsel konferans düzenlenmişti.
Bu konferans girişimini hükümet sözcüsü ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek o tarihlerde TC’yi arkadan hançerlemek olarak değerlendirmiş ve siyasi iktidarca bu konferans yasaklanmıştı.
Bu yasaklamaya karşı, gerek yurt içinden, gerek AB çevrelerinden gelen olumsuz tepkiler üzerine ve 3 Ekim 2005’de AB ile müzakerelere başlanıp, başlanamaması sürecinde ABD tarafından görevlendirilerek AB sevdalısı yapılan AKP hükümeti tükürdüğünü yalamak zorunda kalarak, bu kez de konferansın yapılmasının teşvikçisi olmuştur.
Konferans komitesi, 23 Eylül 2005’de Sabancı Üniversitesinde bu konferansın toplanmasına karar verdi.
Bundan önce, yazar Orhan Pamuk 1915’de Osmanlı döneminde “1 milyon Ermeni ve 300 bin Kürt öldürülmüştür.” dediği için hakkında ceza davası açılmıştır. Öte yandan, aynı yazar Nobel Edebiyat ödülüne aday gösterilmiş, Frankfurt’ta ödüllendirilmiştir. Orhan Pamuk’un muhbiri, şovenist derneğin mensupları, bu kez de konferansın toplanmasından önce, bir idare mahkemesine başvurarak “Ermeni Konferansına” dönüştürülen bu etkinliğe katılacak kişilerin kimlerden ibaret olduğu, karşıt görüşlerin temsil edilmediği gibi, kendisine hukukçuyum diyen hiçbir hukukçunun onaylamayacağı ve hukuki garabet denilen bu başvuruyu 2’ye karşı 1 muhalif oyla verilen kararla yasaklıyordu.
AB kıskacındaki hükümetin başı ve hükümetin sözcüsü Adalet Bakanı Cemil Çiçek bu kararı kınıyor ve yol göstericilik yaparak, karar konferansın “Boğaziçi ve Sabancı Üniversitelerinde yapılmasını yasaklamıştır. Başka bir üniversitesinde yapılmasının önünde hukuki bir engel yoktur.” Fetvasını veriyordu. Oysa daha bir hafta önce yapmak isteyenleri vatan haini ilan etmişti.
Konferans mahbupça da olsa Çiçek’in yönlendirmesi doğrultusunda Bilgi Üniversitesinde yapıldı. Soykırım sözü de sözde kullanılarak, AB sürecine uygun bir şekilde yapıldı. Böylece yapay görev tamamlanmış, ama resmi tarih yine de tam olarak aşılamamıştı. Oysa yeryüzünde gelip geçmiş, var olmaya devam eden hiçbir emperyalist güç ve devletin tarihi baştan sona ak değildir. Yalnızca emperyalist güç ve imparatorlukların değil, sıradan devletlerinde tarihinde ak sayfalar olduğu kadar kan, katliam zulüm ve kırımlar bolca vardır.
Önemli olan bu aşamaları geçmiş devletlerin kendi geçmişindeki olumsuzlukları yok saymadan samimiyetle kabul ederek, bunun kendilerinin değil, büyükbabalarının suçu olduğunu ve bunda karşılıklı tahriklerinde bulunduğunu kabul ikrar etmektir.
II-      AYDINLAR GİRİŞİMİ; ERDOĞAN’IN KÜRT SORUNU TESBİTİ:
Kimlerin aydın sayılıp sayılmayacağın ilişkin ne bir yasa, hüküm ve ne de merci kararı yoktur, olamaz da. Toplumların değer yargıları bunu belirler.
Hurşit Tolon askeri hiyerarşi içinde general olduğundan olmalı, aydınlar içinde öylesi hiyerarşik bir kurulun olmasını, kendilerinin değil, basının ve kamuoyunun aydın olarak adlandırdığı bir gurup seçkin insanın” Kürt sorununun” çözümü ve akan kanın durması için girişimde bulunmalarını ve batıda ılımlı İslam’ın iktidarının başı olarak görülen Başbakan Erdoğan ile sorunun çözümü için önerilerini sunmak için görüşmelerini eleştirmiştir.
Başbakan Erdoğan’ın doğunun başkenti olarak kabul edilen, Mesut Yılmaz’ın dahi “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer.” sözlerine uygun olarak ilk defa bu kadar net biçimde Diyarbakır’a giderek “Kürt Sorunu” olduğunu saptamış, ülkenin öteki mozaiklerinden farklı olarak iki büyük ana unsurdan -Türk ve Kürt- oluştuğunu vurgulayarak, temel sorunlarımızın başında bu sorunun olduğunu kabullenmiştir.
Bu coğrafyada demokrasinin yeşerip, yaşamasının da “Kürt Sorunu”nun çözümüne bağlı olduğu gerçeği apaçık ortadadır.
Erdoğan’ın Kürt sorunu ikrarından sonra aylar geçti. Bir adım ilerleme yok. Ya kendisi sahte söylemliydi, ya da militarizme, şovenist saldırılara boyun eğdi.
III- KASIRGALAR ve ABD’NİN ACZİ:
SSCB’nin dağılması ile rakipsiz kalan, dünyayı talan eden ve yağmalamaya çalışan, karından ödün vermemek için “Kyoto Sözleşmesi”ni imzalamayarak doğayı tahribe devam eden ABD’nin gerçek gücü ve yüzü son aylar da arka arkaya gelen başta Katrina kasırgası olmak üzere, Rita, Wilma gibi felaketlerle aczi bir kez daha ortaya çıkmıştır.
Bush çetesinin, ABD’si doğanın gazabına karşı korumasız, savunmasız ve acz içinde olduğu tüm dünyanın gözleri önüne serilmiştir.
Üstelik saldırgan ve sömürgen Bush çetesi doğa olayları karşısında da sınıfsal ayrımcılıklarını sürdürerek, kendisine oy vermemiş olan Afro-Amerikan kökenli New Orleans’taki yoksul siyahileri bu kasırgada bilerek ölüme terk etmiş, gelecek felaketler çok önceden bilindiği halde, yalnızca uçağı, helikopteri, otomobili olan ya da otobüslere verecek parası olanlara bölgeyi terk etme çağrısı yapmakla yetinilmiş, yoksullarsa ölüme, soygun ve tecavüzlere terk edilerek, tamamen korumasız bırakılmışlardır. Aç, perişan kalan felaketzedeler ölülerinin etini yiyerek yaşam mücadelesi vermişlerdir.
Benzer kasırgalar Küba’ya da vurduğu halde, her şeyden çok insana önem veren komünist Küba, aldığı önlemlerle insanlarını koruduğu gibi, ABD’nin yoksullarına yaptığı doktor ve maddi yardımlarla iki sistemin farklılığını gözler önüne bir kez daha sermiştir.
IV- ABD’NİN HUKUK TANIMAZLIĞI; CİA’NIN GİZLİ HAPİSHANELERİ:
CİA’nın dünyanın birçok ülkesindeki gizli cezaevlerine kapattığı ve yıllarca yargıdan saklayarak anti-emperyalist insanları tutsak olarak tuttuğu ve esir muamelesi yaptığı binlerce insan olduğu biliniyordu. Halende bu çeteciliğe devam ederek uygulamaları inkâr ediyor.
Ancak Afganistan’ı işgali sırasında dinsel ve etnik kökenleri nedeni ile rastgele toplayıp esir aldığı ve Guantanamo üssüne götürdüğü binlerce insanı 4 yılı aşkın bir zamandan beri yargı önüne çıkarmadığı gibi, aileleri, avukatları, insan hakları savunucuları ve BM temsilcileri ile görüştürmemeye devam etmiştir. Bu ABD’nin gerçek yüzünü ve bu ülkenin evrensel hukuk mezarlığı olduğunu, daha 18. yüzyılda oluşturduğu “Haklar Bildirgesi”ni (Bill of Rights) yok saydığını, 1776 yılında kabul ettiği “Suçlanan herkesin mahkeme önünde duruşmasının ivedilikle yapılmasını isteme hakları vardır.” Hükmünü de yok saymaktadır.
Ayrıca kabul ettiği, evrensel insan hakları 5. maddesindeki; “Hiç kimsenin, işkenceye, zorbaca, insanlık dışı onur kırıcı cezalara ve işlemlere çarptırılamayacağı” ve 9. maddesindeki “Hiç kimsenin keyfi olarak tutuklanamayacağı, alıkonulamayacağı ya da sürülemeyeceği”, 11. maddesindeki “Hiç kimse açık yargılama olmadan ve savunma hakkı tanınmadan suçlanamayacağı” hükümlerini de açıkça çiğnemeye devam ediyor.
Üstelik bu uygulamaları yalnızca gizli cezaevleri ve Guantanamo ile sınırlı değil. Aynı uygulamaları saptandığı gibi yeni Vietnam olan Irak’ta Ebu Garip ve diğer cezaevlerinde gizli depolarda sürdürmeye devam ediyor.
Yukarıda sözü edilen hükümler yalnızca BM üyesi yurttaşları değil, bütün insanlığı kapsadığı halde, ne insan hakları savunucuları ve ne de Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin imzacıları AB ülkelerinden bu uygulamalara karşı herhangi bir tepki gösterilmemiş olması da emperyalist ortakların nedenli demokrat olduklarının açık bir göstergesidir.
Afganistan ve Irak’a demokrasi ve özgürlük getireceği, işkence, baskı ve zulümlere son vereceği, Irak’taki kimyasal silahları bularak, insanlığın bu silahlarla yok edilmesini önleyeceği iddiaları ile buraları işgal eden ABD ve müttefik güçleri dediklerinin tam tersini yapmakta olduğu açıkça ortadadır.
Afganistan’da esir alınarak Guentanamo ve Irak’ta Ebu Garip hapishanelerine götürülüp 4 yılı aşkın bir süredir yargısız, sorgusuz tutarken, savaş esirlerinin haklarından dahi yoksun bıraktıktan başka buralarda bulunanlara insanlık dışı işkencelere aralıksız devam ediyor. BM temsilcilerinin oralara girmesine dahi izin vermiyor.
Son olarak direnişçileri destekledikleri iddiası ile tutuklanan 170 Iraklıya İçişleri Bakanlığı’na ait bir yeraltı sığınağında derilerinin yüzüldüğü, aç, susuz ve çırılçıplak dövüldükleri saptanmıştır. Kukla başbakan Caferi’de doğrulamak zorunda kalmıştır.
Irak’ta kimyasal silahlar var iddiası ile işgal eden emperyalist güçler yanıldıklarını, skimyasal ilahları bulamadıklarını ikrar eden ABD saldırganları geçen yıl ortaya çıkan Felluce kentindeki direnişçilere karşı yaptığı operasyonlarda kimyasal silah olan ’beyaz fosfor bombası’ kullandığını açıklamak zorunda kalmıştır.
Şimdi hangi yüzle Saddam zalimini Halepçe’de kimyasal silah kullandığı için yargılayabilecektir. Yargılanacaksa ikisi zalim de birlikte yargılanmalıdır.
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi CIA, Bush yönetimi bilgi ve onayı altında 4 yıl önce Tayland, Afganistan, Romanya, İspanya gibi 8 ülkede gizli işkence evleri kurmuştur. Kara bölgeler olarak adlandırılan bu yerler yalnızca az sayıdaki yönetici ve işbirlikçi tarafından bilinirken, Washington Post gazetesinin haberi ile ortaya çıkan bu gerçek örtülü olarak ABD yetkililerince de doğrulanmıştır.
ABD kendi yasalarını değiştiremediği için kaçırdığı binlerce kişiyi başka ülkelerde gizli cezaevleri ve CIA uçakları ile sorgulamaya devam ediyor. Adı geçen 8 ülkeye Türkiye’nin de eklendiği, Sabiha Gökçen havaalanında 27 saat kalan CIA yetkililerinin F tipi Kandıra cezaevinde tutuklu bulunan Sureyili Sakka’yı sorguladıkları ve İncirlik üssünde sorgulama ve uygulamaların devam ettiği ortaya çıkmıştır. Türkiye, İncirlik üssü ile bu suça ortak edilmiştir.
Bu gelişmelere rağmen BM ve tüm dünya utanç verici biçimde, bu insanlık dışı ve uluslar arası sözleşmelere aykırı uygulamalara seyirci kalmıştır. Hangi konumda olursa olsun SSCB var olsa idi, ABD bu pervazsızlığı göze alabilir miydi? Elbette ki hayır…
V- YASAMANIN-YÜRÜTMENİN TEK ADAMI AKP BAŞI PAZARLAMACI ERDOĞAN:
Kendisine ak diyen, aslında çok renkli, daha çok kara-gri parti AKP iktidarı halk yararına ne varsa, onu ulusal ve uluslararası sermayeye özelleştirme veya özel gizli ihalesiz pazarlıklar yolu ile pazarlamaya devam ediyor.
AKP’nin başı Erdoğan, bizlerin öteden beri söylediğimizi kendisi ikrar ederek “Türkiye’yi pazarlamakla mükellef” olduğunu övünerek söylüyor. Bunu da Galataport, Tüpraş, Türk Telekom ihalelerinde, Dubai Towers’da Ofer’lerle gizli pazarlıklarla, ihalesiz satışlarla yapıyor.
Tüm bu satışlar için bir gün işçi sınıfının hesap soracağını unutuyor.
Bunu yalnızca iktisadi değerlerde değil, sağlık, eğitim, kültür gibi temel konularda da piyasa toplumu yaratarak, özel mülkiyetin hükmü altına sunuyor.
Vakıf dedikleri özel üniversiteler yetmiyormuş gibi, şimdi de şirketlerin “özel üniversiteler” kurmasını istiyor.
Sosyal güvenlik sistemini de özel sermayenin hükmü altına sokmaya ortalama ömrün 65 olduğu ülkemizde emeklilik yaşını 68’e ve prim ödeme gün sayısını 7 binden, 9 bine çıkarak, “mezarda emekliliği” yasalaştırmanın alt yapısını oluşturuyor. Sosyal güvenlik açığının 475 katrilyonu aştığı yalanını, borazanı medya aracılığıyla çarpıtarak sunuyor. Bu hesabın dayanağı ve nasıl yapıldığı ise izah edilemiyor. SSK fonlarını sıfır faizle başka alanlara aktarmış olmalarını, bu hesapta dikkate almıyorlar. Kaldı ki, bu rakamı bu kapsamdaki çalışan nüfusa böldüğünüzde kişi başına 347 milyon lira düşeceğini uzmanlar açıklıyor. Öte yandan bir sigortalının en az yılda 1milyar 600 milyon lira ödediği dikkate alındığında, devletin yılda 347 milyon katkı vermesi, Anayasasında hala “Sosyal Devlet” yazılı duran bir ülkenin devletin temel görevidir. Zira sosyal devlet tüm fertlerini korumayı gerektirir. Bu rakamlar doğru olsa bile, katkıları yüzde 4’ü geçmemektedir.
Oysa üyesi olmaya çalıştıkları kapitalist-emperyalist AB ülkelerinde ise, yüzde 20-35 oranında sosyal güvenliğe katkı yapılmaktadır.
Öte yandan kayıt dışı çalışmayı, kayıt altına alarak denge sağlamak gerekirken, kayıt dışını teşvike ve görmezden gelinmeye devam edilerek, ödenmemiş prim borçlarının faizlerine af getirerek bu açığı kendileri yaratıyorlar.
Örgütsüz işçi sınıfı güçsüz ve teslimiyetçi sendikalar sermaye sınıfının bu saldırılarını seyretmekle yetiniyor. Türkiye işçi sınıfının bu saldırılara sonsuza dek boyun eğmeyeceğini onun tarihi 15-16 Haziranlar göstermektedir.
VI- DÜŞÜNCEYİ İFADE SUÇ OLMAYA DEVAM EDİYOR- YARGI SİYASALLAŞTIRILIYOR:
1 Haziran 2005de yürürlüğe giren yeni T.Ceza yasasının karakterini, niteliğini, devlet aleyhine işlenen suçlar yönünden yeni hiçbir hüküm getirmediğini, düşünce ve düşüncenin ifade edilmesinin suç sayılmaya devam ettiğini ve getirilen yeni suçları kapsamlı bir şekilde 8. sayımızda okurlarımızın bilgisine sunmuştuk.
Aradan 6 ay geçmeden maalesef savlarımız doğrulanmış, daha o günden onlarca kişi salt düşüncelerini ifade ettikleri için yeni TCK 301. ve 305. maddelerinden yargılanmaya başlanmışlardır. Özellikle de TCK 301. madde bir gerçeği ifade ettiği için Orhan Pamuk ve Hrant Dink’in açıklamaları yönünden açılan davalar, Türkiye ve dünya kamuoyunda büyük yankı yarattı.
Anayasada yapılan değişiklikle uluslararası sözleşmelerin iç hukuka tercihen öncelikli uygulaması gerektiği hükmü de unutularak, O.Pamuk İsviçre’de bir gazeteciye:”1 milyon Ermeni ve 30 bin Kürt öldürüldü.” dediği, emekli Yüzbaşı Murat Papuç bir dergide yazı ile düşüncelerini ifade ettiği için, biri Türklüğü diğeri, TSK’yı aşağıladığı iddiası ile yargılanıyorlar. Hrant Dink, aynı maddeden yargılanıp mahkûm edildi. Şimdiden daha onlarca dava sürüyor. Çünkü yasada belirtilen tağyir ve tezyifin(aşağılama) ne olduğunun hiçbir ölçütü yok. Savcı ve yargıç ise, Ermeni konferansında ne konuşulacağını bilmediği halde yasaklayan ortaçağ kafası ile kararlar verilebiliniyor.
Bu ve benzeri hükümler demokrasinin tepesinde ki Demokles’in kılıcı gibi durdukça, bu ülkede ne Kopenhag kriterleri, ne AB demokrasileri ile uyuşamayacaktır. Yasalarda yapılan olumlu değişiklikler biçimsel kalmakta, uygulamada tersi yapılmaya devam etmektedir.
Çünkü yargı siyasallaştırılmaktadır. Bu tarihsel bir oluşumdur. Kapitalist sistemin, kendi sosyal düzeninde hizmete sunduğu hukuk tarihlerinde kulluğa dayalı kanlı, zulüm ve zindan dolu hükümleri bulmak olanaklıdır.
Günümüzde ise, tarihte kalması gereken, bu siyasal, sosyal zorbalığın terk edilmesi gerekliliği ve zorunluluğudur. Aslında adalet, bir postüladır, bir şekilci kaptır. Onu hakkı ile kullanacak ehil ellere muhtaçtır. Bu muhtaçlıkta, devlet oldukça her zaman sınıfsaldır. Her sınıfın adaleti doğal olarak farklı olacaktır. Bu nedenle burjuva hukuk devletinde de yargının iktidar olarak, adalet olarak ortaya çıkması ve adalet adına siyasal amacına yönelmesi kaçınılmazdır.
VII- KAMU EMEKÇİLERİNİN TASVİYESİNİ AMAÇLAYAN “KAMU PERSONEL REJİMİ” GETİRİLİYOR:
Bu yeni düzenleme ile kamu emekçilerinin bir milyonunu aşkın kesimi sözleşmeli statüye alınmak isteniyor.
Bu düzenleme de, üst düzey bürokratlar, emniyet mensupları, il müftüsü ve yardımcıları, mülki amirler, ilçe müftüsü, mal müdürü, denetim elemanları, öğretmenler, diyanet işleri başkanlığının yurtdışı teşkilatı ile meslek memurları memur statüsünde sayılmaktadır.
Buna karşın, sağlık görevlileri, mühendisler, avukatlar, din görevlileri, hava trafik kontrolörleri, kimyagerler, pilot ve itfaiyeciler, şoför ve teknisyen gibi 1 milyonu aşkın kamu görevlisi sözleşmeli statüsüne alınarak, bundan böyle bu görevlere alınacakların iş güvencesi yok ediliyor. Ancak halen bu statüde olanların tepkilerini engellemek için şimdilik iş güvenceleri geçici olarak korunuyor.
Siyasi iktidarın belirleyeceği “ sicili iyi” olanlara başarı ödülü öngörülerek, idareye yakın kapı kulları oluşturulması amaçlanıyor.
Taslakta, grev ve toplu sözleşme yasağı korunurken, tüm ödemelerde gelir ve damga vergisi kesintileri yapılması isteniyor.
Bu taslağın yasalaşması halinde, kamu hizmetleri iş yasasında olduğu gibi, esnek istihdam, performansa dayalı ücretlendirme, piyasalaştırma yaratılacaktır.
Köleleştirilen işçi sınıfının yanında, mevcut memurlarda sözleşmeli statüsüne alınarak proletaryanın alanı genişletilmektedir.
Proletaryanın kurtuluşunun sosyalizmde olduğunu bilmesi, örgütlenmesi ve kendi haklarına sahip çıkması ise, onlara sınıfsal ve siyasal bilinç aktarma ve örgütleme yükümlüsü devrimci sendikalar ve komünistlerin görevidir.
VIII- MEVCUT DİSK BAŞKANININ SOLDA ÇIKIŞ YOLU ARAYIŞI:
Mevcut DİSK yönetimi ilhamı nereden aldı bilinmez (bilinir de!), Türkiye solunun genel durumu ile ilgili 14-15 Ekim 2005de Bolu Koru Otel’de bir konferans düzenledi.
DİSK parti işlevi üstlenmeliydi, üstlenemezdi tartışmaları yapıldı.
Ana muhalefet partisinin yönetimi ulusalcılar ve Kemalistlerin de gerisinde kalmış, başındaki Baykal’la parti geçmişteki misyonunu da tümü ile yitirmiştir. Sağın karşısında sadece sağın daha ırkçı ve gerici kesimi kalmıştır.
Geniş bir sol ittifak gereklidir. Ancak bu çağrıdaki genişliğin kapsamı ve sınırları hiç belli değildir. İçinde eski sosyalist, liberal ve komünistlerin, hatta sağcılar ile ünlü sanatçı ve yazarların bulunduğu bir vitrinle ilk konferans Bolu’da yapıldı.
Aydın Engin’in de belirttiği gibi, katılanların her birinin soldan anladığı başka başka şeylerdi. Kimileri: “Türkiye’nin temel sorunu emperyalizm ve feodalizmdir. Feodalizmi tavsiye edecek tek güç ise, bunu devrimle gerçekleştirecek olan işçi sınıfıdır” diyordu.
Bir başkası ise: “solun asli sorunu kapitalizmdir. Kapitalizmin yıkılması değil, demokrasi tarafından kuşatılması ve aşılması gereklidir.”
Toplantının ağırlıklı kesimini sosyal demokratlar oluşturuyordu.
Toplantının perde arkasında CHP’den dışlanan siyaset mafyasının olduğunu söyleyenler de vardı. Bunlar vitrine koydukları bazı solcuları kullanarak, diğer partilerle pazarlık marjı için bu girişimi yaptırdıklarını, DİSK’in onurlu adını ve geçmişini de bu nedenle kullandıklarını söyleyenler de vardı. Mustafa Sarıgül, Rıdvan Budak ve Gürbüz Çapan’ın da perde arkasındakiler olarak adlandırılanlardı.
En büyük yanılgı, bu oluşumun solun bütün renklerine açık olacağı söylemi oldu. Çünkü vitrindeki eski solcular dışında hiçbir sol hareket, yapı ve parti ile bu girişim ilişki kurmadı. Kuramazdı da, çünkü sosyalistlerin birlik partisi olduğu iddiasındaki ÖDP gibi deneylerden sonra, bu girişimin, Türkiye solunu kapsamasının, yakın ve uzak hedeflerini gerçekleştirmesinin olanaksızlığı açıkça görülmüştür.
IX- SADDAM SANIK KÜRSÜSÜNDE:
ABD’nin Irak işgali sonucunda Saddam Bağdat’ın kapılarını açtı. O meşhur muhafızlarını sivilleştirip, yeraltına indirdi. Tüm askeri malzemeyi direnişçilere dağıttı. ABD güçleri büyük bir savla Bağdat’a direnişsiz giriyordu.
Baba Bush’un, İran’a karşı kullandığı eski uşağı Saddam, heykeli ile birlikte yıkılıyordu.(9 Nisan 2003)
Aynı yıl, daha önceden yakalanmasına karşın, Saddam Hüseyin’in Tikrit yakınlarında yakalandığı eski müttefiki ABD tarafından dünya kamuoyuna ilan ediliyordu.(13 Aralık 2003)
Yakalanışından yaklaşık iki yıl sonra Irak kukla hükümeti eliyle kurulan özel mahkeme önüne çıkarıldı. Kendisine kimlik soran, Kürt kökenli mahkeme başkanına ”Sen beni tanıyorsun, Irak devlet başkanıyım. Asıl sen kimsin, seni de, seni buraya gönderenleri de tanımıyorum.” diyerek tarihe geçecek bir tavır koymuştur. Yargılamanın tamamen göstermelik olacağı açıktır. Verilecek ceza idam da olsa uygulanmayacağı, idamın işgalcilerin işini kolaylaştırmayıp, daha da zorlaştıracağını düşünüyoruz. ABD, Kore ve Vietnam’dan sonra Irak batağından da kurtulamayacaktır.
Saddam, Irak Komünist Partisi’nin 30 yöneticisini aynı anda katleden, binlerce komünisti zindanlarda çürüten, Halepçe’de 5 bin Kürt’ü kimyasal silahla yok eden, ABD’nin besleyip, yetiştirdiği, kendi ülkesindeki Şiilere zulmeden bir cani, gerici bir diktatördür.
O’nun, geçmişini ve gerçek kimliğini unutturmaya çalışarak, komünistim diyerek, salt Arap milliyetçilikleri nedeni ile kahraman “yoldaş” olarak görenler ve göstermeye çalışanlarda suç ortaklığını kabul edenlerdir.
Elbette ki, bu tespitimiz hiçbir şekilde ABD emperyalizmine saldırı, işgal ve Saddam’ı yargılama hakkını vermez. Tüm bunlara karşın, yine de Saddam’ın emperyalist işgale karşı direnmeye devam etmesini ve Irak’taki direnişçilerin tümünü alkışlıyoruz.
X- DÜNYANIN BÜTÜN MAĞAZALARI BİRLEŞİNİZ:
Sermaye sınıfının borazanlarından Haber-Türk kanalında başlatılan bir kampanyada, bayram süresince ve tatil günlerinde tüm mağazaların açık kalmasının sağlanmasını öneriyordu.
Alış-veriş özgürlüğünün kısıtlandırılmasının, mağazaların kapatılmasının “KOMÜNİZM” den kalma bir uygulama olduğunu söylüyordu.
Doğrudur sosyalist-komünist toplumda tüketim çılgınlığı teşvik edilmez. Üretim, hizmet ve temel tüketim(sağlık, eğitim, barınma gibi…) öncelikli gelir. Sosyalizmde insanın değeri vardır. Onun dinlenme tatil yapma hakkı vardır. Kapitalist toplumda ise, çalışanlar köle olarak görülür, alabildiğine sömürülür. Daha fazla tüketim kapitalist sistemin için gereklidir. Daha fazla kar, daha fazla tüketim ile olur.
Komünizmin sloganı “bütün ülkelerin işçileri birleşiniz”dir. “Dünyanın bütün mağazaları birleşiniz” sloganı ise sermaye sınıfınındır.
Aradaki fark yoruma gerek bırakmayacak şekilde ortadadır. Marks-Engels’in ürettikleri komünizmin temel sloganı günümüzde emperyalizmin küresel saldırıları karşısında çok daha önemini kazanmıştır.
XI- YAĞCI “SERMAYE SINIFINA YAĞCILIĞINA DEVAM EDİYOR HALA!”:
TKP likidasyonunun baş mimarı bugünkü adı ile Yağcı, eski sıfatını kullanarak, TKP’nin geçmişine, sosyalizme, komünizme saldırmaya devamla, saflarında yerini aldığı sermaye sınıfına ve onun iktidarına son hizmeti olarak, Referans(17 Ekim) ve Radikal (25 Ekim) gazetelerindeki görüşleriyle devam ediyor hala…
Bu söyleşilerinde; “Emperyalizm çağı bitti. Leninizm aşıldı… Küreselleşme çağı başladı… Dünya komünizme gidiyor… Marks’ta bu küreselleşmeyi istiyordu… Eğer resmi tarih ezberi ile bakmıyorsak AKP düzen partisi değildir, düzen karşıtı bir partidir… AKP’nin sağ parti olduğunu söyleyemeyiz… AKP’yi ikircimsiz destekliyorum… Özelleştirmeye karşı çıkmanın çok mantıki bir uzantısı yok… Bugün kapitalizmin küreselleşme sürecine gelmesiyle üretim güçleri büyük bir sıçrama gösterdi… Bilgi teknolojileri çağında sendikaların yeri yok… Kapitalizm kendini globalizme karşı korumaya çalışıyor… Değiştirici güç (artık) bütün sınıflardır… Bugün AKP değişim istiyor, değiştirici güçtür… Dünyada pek çok alanda işçi sayısı azaldı… Avrupa’da KOBİ’ler çok önemli yer tutuyor, Türkiye’de KOBİ’ler yükseliyor… Bu noktada sendikaların yeri yok.” diyor. Devamla; “ Sol bir parti serbest piyasayı savunamaz diye Marksizm adına yanlışlar yaptık. Oysa Marks öyle bir şey demiyor. Ama bunu bilmeyen solcular serbest piyasa dediğimizde bunu anti-Marksist sanıyorlar.” diyor.
Sanayi çağının bittiğini, bilim ve teknoloji çağının başladığını, bu nedenle işçi sayısının azaldığını, kaynak ve gelir dağılımının serbest piyasaya bırakıldığından artık sendikalara gerek kalmayacağı iddiasında bulunuyor.
O, yeni görevini yapıyor. Ama yaşam onu yalanlıyor. Gelişmiş kapitalist ülkelerde işçi sayısında azalma olsa bile, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde uluslararası sermayenin ucuz emek gücü olan ülkelere yatırımlarını kaydırmaları nedeniyle, dünya genelinde işçi sayısı azalmıyor. Aksine 5 katı şekilde artmış bulunuyor. Dolayısıyla de sendikalı işçi sayısı AB’de azalsa da dünyada artmaya devam ediyor. Bu sendikalar toplu iş sözleşmelerine “sosyal şart” hükmünü getiriyorken, işçilerin dayanışma, çalışma ve insanca yaşama haklarını güvence altına alma savaşını veriyorlar.
H.Kutlu olarak yaptığı katkıları inkâr etmeden, dün bu söylediklerinin tümünün aksini söyleyerek TKP’nin genel sekreterliğine gelebilmiş, bu geliş ile birlikte adım adım partiyi likidasyona götüren birilerinden olsa da, ‘TKP’nin eski genel sekreteri ve eski komünist’ sıfatını kullanmadan, bütün bunları medyada Yağcı sıfatı ile yazıp söylese anlarız. Çünkü dönekliğin sınırı yoktur, bir kez dönmeye görsün deyip, geçiştirebilirdik.
Ancak, büyük sermaye sınıfının, liberalizmin yayın organlarında eski de denilse, son TKP genel sekreteri sıfatını kullanarak, bunları yapması, söylemesi, anti-komünist ideolojik saldırılar yapıyor olması, TKP’ye ve TKP’lilere, komünizme ideolojik düşman olmaya devam etmektedir.
Sovyetler Birliği’nin likidatörü Gorbaçov’un izindeki Yağcı, ona da taş çıkarır biçimde, emperyalizmin yeni adı olan küreselleşmenin, emperyalizmden başka bir şey olmadığını, her kılıkta tanıdığımız bu sömürüyü komünizme gidilen yol olarak göstermeye çalışarak, göle maya çaldıktan sonra, göldeki suyu yoğurt diye yutturmaya çalışmak kadar açık ve tamda sermaye sınıfının yağcı başına dönüşen kişiliğine uygundur.
ABD’den icazet ve izin alarak kurulan ve onun desteği ile iktidar olan, Nato’nun alkışçısı, IMF ve Dünya Bankası’nın güdümündeki, AB emperyalizmini kendi İslami çıkarlarını korumak için savunan, özelleştirmeci, piyasa ekonomisi savunucusu, ulemacı, muhafazakârlığını kendisinin bile kabul ve ilan ettiği, bunları geçekleştirmek için fırsatlar arayan, tümü ile kapitalist sömürüye dayalı ve onların desteğindeki AKP’nin destekçisi ve savunmanı YAĞCI, bu partinin düzen partisi olmadığını söyleyen ilk ve soldan dönen son yağcıdır.
Oysa Türkiye’yi pazarlamacı olduğunu övünçle söyleyen, %34 ile %66’yı temsil ettiğini söylemeye devam eden yasama ve yürütmenin sözde sivil kesimdeki tek adamı oligarşinin yeni sembolü Kasımpaşalı Erdoğan’dır.
Tek kutuplu hale gelen emperyalist dünyada, bir avuç sermayedarın elindeki sermaye birikiminin Sovyetler Birliği’nin dağılışından sonra çok arttığı doğrudur. Bu oluşum küreselleşmenin insanlığı komünizme götüreceğinin değil, sömürünün ne kadar arttığının en somut kanıtıdır. Bundandır ki bunların Afrika’ya, yoksullara sadaka vermeyi düşünmelerini emperyalist-kapitalist dünyanın komünizme gittiğini söyleyen tek yağcı yeni ait olduğu sınıfın yağcısıdır.
Yağcı, serbest piyasayı savunarak, Marks ile Adam Smith’in teorilerini karıştırıyor. Marks ve Engels “Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz” derken, Adam Smith “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.” diyordu. Keynes bile, devletin kaynaklar ve gelir dağılımı için ekonomiye müdahale edilmesini savunuyordu. Yağcı’nın savrulduğu yağdanlık Keynes’in bile gerisine düşmüş görünüyor. Bugünlerde bazı ülkelerde uygulanan sosyal piyasayı değil, serbest piyasayı savunurken, her türlü etik değerden uzaklaşarak, bunu kapitalin ve manifestonun yazarı Marks’a gönderme yaparak yapıyor ki, dönekliğinin sınırsızlaşmış olduğunun kanıtını kendisi sunuyor.
Yağcı, eski dostu ve yoldaşı Güray Öz’ün dediği gibi; bu partiye girerken ezberledikleri ile orada olmuş ve ezberi bozulunca, sermaye sınıfının, piyasa ekonomisinin sözcüsü durumuna gelmiştir. “Ne varsa gitti, dünle beraber diyerek” Foça’daki köşesine çekilerek, susma hakkını kullanacağına, iyi reklâmcı eski solcular gibi, sermaye sınıfının ve AKP’nin gericiliğinin reklâmcılığına soyunmuştur. Bunu görünce, N.Sargın ve M.Karaca gibi köşesine çekilenlere saygımız artıyor.
Yağcı, Marks’ın devleti ve devletçiliği reddettiğini savunarak devletsiz bir piyasa ekonomisini savunuyor. Ezberi bozulduğu için olsa gerek, Marks’ın devletin yok oluşunu komünist toplum aşamasında olacağını söylediğini unutmuş gibi gösteriyor.
Bu açıklamalara dayanan, New York Times yazarı Thomas Yağcı’yı kutlayarak, görüşlerini Friedman’ın tespitlerinin tamamlayıcısı bulmuş ve müşterek bir toplantı düzenleneceğini yazmıştır.
Yağcı, bundan sonra politikaya girmeyeceğini, bunların kendi düşünceleri olduğunu söyleyerek aslında bizzat politika yaptığını ince bir burjuva politikacı ustalığıyla veriyor. Yine aynı söyleşisinde kişisel özgürlüğünü zor kazandığını belirterek, alttan alta komünist örgütlerde özgürlük yoktur çarpıtmasını yaparak, örgütsüzlüğü ve bireyciliği öne çıkararak anti-komünist tutumuna devam ediyor hala…
XII- AVRUPA’DA GÖÇMENLERİN YOKSULLUĞA İSYANI:
Paris’in varoşlarında iki göçmen gencin polisin kimlik sorması üzerine kaçarken sığındıkları trafoda elektrik akımına kapılmaları üzerine önce Paris’te, sonra tüm Fransa ve sonra da AB ülkelerinin çoğunluğunda boy veren işsizlerin, yoksulların, horlanmışların isyanı AB’yi ateşe verdi.
Devletler ülkelerinde yaşamaya zorunlu kalmış bu yoksul ve horlanmış insanları görmezlikten gelmişti. Burjuva demokrasisinin başkentinde burjuva demokrasisinin çöküşüne, bunların bir kıvılcımı yetiyor ve yeniden olağanüstü hal uygulamasına geçiliyordu. Son dönemlerde aşırı sermaye birikimini Afrika’daki yoksullara sadaka vererek vicdanını rahatlatmaya çalışan uluslararası sermaye, burjuva demokrasisinin beşiğinde yoksul göçmenlerin önünde Cezayir’de olduğu gibi eğilmek zorunda kalıyordu. Bu isyan da sadece kültürel, sosyal, siyasal, ulusal ve dinsel ayrılıklar değil, işsizlik ve yoksulluktaki artış temel rol oynamaktadır.
Göçmenler, her zaman bulundukları toplumlarda şovenist yaklaşımlarla dışlanmaya çalışılmışlar ve saldırılara uğramışlardır. Genellikle, daha iyi bir yaşam için ülkelerini terk eden bu insanlar yaşadıkların ülkelerin yurttaşları ile hak eşitliği talep etmelerine rağmen, buna ulaşamamışlardır. Etnik farklılıklarının, kültürlerinin kabul edilmesini istemişlerdir. Emperyalizmin küreselleşme atağı ile birlikte yoğun bir göçmen nüfusa sahip olan, gerekli toplumsal sorunlarını çözdükleri iddiası ile refah toplumları olarak bizlere gösterilen AB ülkelerindeki mevcut hukuk kuralları göçmenlerin hukuksal ve yaşamsal durumlarını tam olarak kapsayıp, kavrayamamıştır.
Oysa 18. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan, Fransız burjuva ve ABD demokratik devrimleri yurttaş ile yabancı arasındaki farkları kaldırıp, eşit hakları, sosyal organizasyonu da birlikte getirecekti. Fakat son gelişmeler bunların uygulamaya geçirilmeyerek, kâğıt üstünde kaldığını göstermiştir.
Dışlanma olmaksızın, demokratik, sosyal, ekonomik, politik mesafenin kaldırılması, ayrımcılığın yok edilmesi insan olmanın gereğidir. Her savaştan sonra, göçmenlik sorunu, yurttaşlık sorunu haline gelmiştir.
Sorunun kaynağını dışlanmışlık ve lümpen proleterlikte aramalıdır. Mülteciler hep, yerinden yurdundan, yakınlarından yoksun edilmiş misafir işçiler, yoksul köylüler ve siyasi sürgünlerden olmuştur. Bunlar arasına sıza gelmiş ekonomik sığınmacılar da proleter sığınmacı kapsamında olmuştur. Bunların çoğunluğu aynı ekonomik, sosyal ve politik koşullardan gelmişlerdir.
1789 Fransız Burjuva Devrimi, sömürgelerinde uygulaya gelinen baskı, işkence ve sömürüye dayanıyordu. Sömürgeleri Fransızlaştırmaya çalışırken, Cezayir’den olduğu gibi göçlerle varoşlarında yeni “iç sömürgeler” oluşturuyordu. Anayasasında “yurttaşlar eşittir.” yazmakla tümünün eşitliğini gerçekleştirmiş olmuyordu. Bir anlamda da olaylar giderek ağırlaşmış olan toplumsal ve sosyal sorunların birikiminin dışa vurumuydu. Yoksulluk ve umutsuzluk içine düşürülmüşlerdi. Dünya ölçeğinde ezilen mağdurlar konumunda gösterilmeleri de tepkilerinin nedenleri arasındaydı. Bu tepkiler yalnızca bir banliyö krizi değil, aynı zamanda toplumsal bir krizin göstergesi olmuştur. Gençlerin bu öfke ve tepkisine sermaye iktidarının yanıtı olağanüstü hal ve rafa duran baskı yasalarını gündeme getirip savaş ilanı oluyordu.
Tümünün özlemi daha özgür ve daha iyi bir ortamda insanca yaşamaktır. Gelin görün ki, geldikleri, gördükleri, yenemeyip, yenildikleri burjuva demokratik devrimini gerçekleştirdiğini ifade eden ülkelerde, aradıklarını bulamayınca ateşlenmelerine benzerlerinin ölümü yetmiştir.
G8‘lerin; “Göçmenler dünyayı sarsan yeni hayaletler” söyleminin Fransa’da ayaklanıp, AB ülkelerine yayılması yeni bir Paris Komünü taklidi veya 1917 Ekim Devriminin habercisi midir?
Bir sınıfsal temele ve onun politik öncüsüne dayanmadan saman alevi gibi göçüp gideceğini bilmek gerek. Yine de, burjuva demokrasisinin çözülüşü ve çöküşünde yeni bir göstergedir.
Varoşlar yalnız Fransa’da yok. 29 isyanı şiddet ve kanla bastırılan Türkiye’nin Cezayirlileri Kürtler de aynı şekilde, özellikle büyük kentlerin varoşlarında, işsiz, aşsız, yarınlarında umutsuz, dışlanmış gençleri de Fransa’dakilerin benzeri durumundadırlar. Şimdilerde, gasp, uyuşturucu, kapkaç gibi suçların failleri olarak görülen Kürt gençlerinin de bir kıvılcımla ateşlenmesi her an beklenebilir. Bunu için Kürt sorununun çözümü ile birlikte varoşların sorununun çözümü de gerçekleştirilmelidir. Unutulmamalıdır ki, Paris’teki isyancılar örgütsüzlüklerinden kaybetmişlerdir. Kürt gençleri ise, bugün artık şu, ya da bu yerde ve biçimde örgütlüdürler. Bu nedenle özgür ve gönüllü birlikteliğin sağlanması, kalıcı barışın ön koşuludur. Bu tür isyanların ilacı daha fazla demokrasi, daha çok özgürlüktür.
XIII- SOSYAL GÜVENLİK, IMF ve DÜNYA BANKASI EMRİNDEKİ İKTİDARIN HEDEFİNDE:
Sermaye sınıfının iktidarlarınca, sosyal güvenlik kurumlarının kaynaklarını onyıllarca sermaye sınıfına bedava kredi olarak kullandırıp, soyarak, içini boşaltan, sonra da sosyal güvenlik kurumlarını “kara delik” olarak lanse eden, işçi sınıfının ve emekçilerin yıllarca verdiği mücadeleler sonucu elde edilen kazanımlar IMF ve Dünya Bankası’nın talimatları doğrultusunda geri alınmaya başlanmıştır.
Benzemeye çalıştıkları emperyalist-kapitalist ülkelerde dahi sosyal güvenlik fonları kullanılmaktayken, anayasasında “sosyal hukuk devleti” olduğu yazılı duran devlet, sosyal katılım ve fonları ile destekleme yükümlülüğünü yok saymaktadır. Karşısında güçlü ve direngen sendikal örgütler de bulunmadığından, ekonomik-sosyal denen sözde konsey de iktidarlarla uzlaşa gelmektedirler.
Medya yolu ile pompaladıkları 475 katrilyon liralık sosyal güvenlik açığı da gerçeğin başka biçimde çarpıtılması ile oluşturulmuştur. Oysa sosyal güvenliğe ayrılan miktar toplam olarak 19 katrilyon liradır. Bu ise, milli gelirin %12sidir. Devletin sosyal güvenliğe yaptığı katkı ise milli gelirin yalnızca %4-5i kadardır. Şimdi yapılmak istenense bu oranın %1e indirilme çabasıdır. Asıl kara delik ise, emekçiden esirgenip faizlere giden harcamalardır. Oysa sosyal hukuk devletinin temel görevi gelirinin çoğunluğunu yurttaşlarının sosyal güvenlik, sağlık v eğitimine ayırmasıdır.
Sermaye sınıfının tüm dünyada kazanılmış emekçi haklarına saldırısına karşı duracak temel güç, örgütlü işçi sınıfı ve emekçi halkların direnişi olacaktır.
XIV- GİZLİ ANAYASA ve AÇIK UYGULAMALARI:
Türkiye’de biri düz, biri derin devlet olduğu gibi, bir açık 12 Eylül faşizminin makyajlı anayasası ile bir de “gizli” olan Anayasa’nın bazı hükümleri iddiaların aksine bilinçli olarak basına yansıtıldı.
Askerlerle siyasilerin uzlaşarak benimsedikleri;” Milli Güvenlik Siyaset Belgesi(MGSB)”ne göre 1997de ki Susurluk kamyonu ile bir kez daha ortaya çıkarılan “aşırı sağ”ın da iç tehdit olduğu hükmü, bu anayasadan çıkarılmıştır. Anlaşılan derin devletin ülkücü mafyaya yeniden ihtiyacı doğmuştur.
Bu kirli anayasada, “terör, irtica, gelir uçurumu ve aşırı sol” ise tehdit olarak korunmaya devam ediyor. Ancak 12 Eylül faşizminin ezdiği soldan, onun aşırısından ne kast edildiği ise, bilinmezliğini korumaya devam ediyor.
Gelir uçurumunun bu denli artması saptaması ise onlara göre tehditti. Ama kapitalist sömürü düzeni bu uçurumu azaltmak bir yana, daha da arttıracağından, proletaryadan korkmaya devam etmelerinde haklıydılar. Her geçen gün artarak devam eden bu uçurumu nasıl azaltacaklarından söz etmiyorlar.
MGSB, yalnızca komşu ülkelerle ilgili siyaseti belirlemeyip, toplumun tümünü ilgilendiren yaşamsal hükümler getirmektedir. Demokratik ülkelerde halktan ve parlamentosundan gizli hiçbir şey yoktur. Bu durumda bu güne kadar olduğu gibi, MGK’da alınan, adına tavsiye kararı denilen tüm kararları, iktidarların tasarı ve teklifi olarak gösterip, parlamento noter makamı gibi tasdik etmek durumunda bırakılmıştır. Bundan kurtulmak için MGK, anayasal bir kurum olmaktan çıkartılmalıdır. Bir kurul olacaksa bile, dış güvenlikle ilgili konularda hükümete bilgi sunan bir kurul olarak kalmalıdır. İç güvenlik dâhil, toplumun tümünü ilgilendiren konularda fetva ve hüküm veren kurul olmaktan bir an önce çıkarılmalıdır.
Bu yolda askerlerle ilgili ilk karar Ankara 5. İdare Mah. tarafından henüz verildi. Bu kararda, Yüksek Askeri Şura (YAŞ) ile Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) kararlarına karşı dava açılması ve iptal edilmesinin yolunu açtı.
Bu kararda, memur olan bir öğretmene verilen disiplin cezası kararının iptali istenmişti. Mahkeme anayasanın 90. md. hükmü ve onun gönderme yaptığı uluslararası sözleşme hükümlerini esas alarak bu kararı iptal etti. Askerle, savcılar, yargıçlar da memur olduklarından emsal karardan yararlanabileceklerdir.
XV- 3 EKİMDE AB MÜZAKERELERİ BAŞLADI:
Pek çok çevre, AB ile müzakereleri başlatmayacaklar. Bizi AB’ye almayacaklar derken, Savaş Yolu Ocak 2005’de yayınlanan sayısında;” Türkiye’nin üyeliği gündemi emperyalist tekellerin ve ABD’nin ihtiyaçları temelinde üretilmiştir. AB beklentisi, eşitsiz biçimde de olsa, kapsamı söz konusu olan çevre ülkesi olarak, olabilecek en elverişli iktisadi şartları yaratmasındadır…Türkiye’nin yeraltı, yerüstü kaynaklarına ve insan gücüne ihtiyacı kadar, …yardımı ile Balkanlar, Kafkasya, Arap Yarımadası gibi bölgelerde sömürüsünü daha da arttırabilecek kanallar açmak için üyeliğine, …onun istemesinden daha çok ihtiyacı vardır. …müzakereler başlayacaktır” tespitinde bulunmuştu.
Süreç öyle de gelişti. 3 Ekimde müzakereler başladı. 35 başlıktaki müzakereler sürüyor. Bir takım demokratik kazanımlar getirebilecekken, İngiltere’deki terör, Fransa gettolarındaki isyan, Almanya seçimlerinin sonuçlarına göre şekillenen merkez hükümetinin tutumu değişebilir. Türkiye hükümetinin kendi iç çelişkileri ve derin devleti ile olan ilişkileri, uyum yasalarında ara vermesi gibi nedenler de bu sürecin uzamasını etkileyebilir. Türkiye işçi sınıfının örgütlenmesi ve tavır koyabilmesine bağlı olarak, durumun değiştirilmesi ya da AB içindeki 200 yıllık komünist gelenekle birleşerek alınacak tutum emperyalist AB gücünün korkulu rüyası olmaya devam ediyor, hep de edecektir.
XVI- DERİN DEVLETİN BABASI DEMİREL YİNE SAHNEDE: İÇ HİZMET KANUNUNUN 35. MD.’NİN KANUNUNUNUN 35. MAD. KALDIRILMASINI NEDEN ŞİMDİ İSTİYOR:
Derin devletin büyükbabası;”bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” diyen, Türkeş’i başbakan yardımcılığına getiren, emekli Demirel, dönem dönem demokrasi havarisi kesilir. Dönemi gelir faşizmin anayasasını demokrasi ve hukuk abidesi göstermeye çalışır. Bilindiği gibi onun için, dün dündür, bugün bugündür.”.
Bu tavrını, kendisi iktidar olmadığı 80’li dönemlerde bizzat yaşayarak görenlerdeniz. DYP, henüz kurulmuştu. Demirel demokrasi havarisi kesilmişti. Genel sekreteri hala da demokrat olduğuna inandığımız Gökberk Ergenekon’dur. Ergenekon da, Demirel de, TKP de faşizmin anayasasına karşıdır. Bu anayasa tümü ile anti demokratiktir ve tümü değiştirilmelidir. Demirel’inde bu söylemde olduğu bilinmektedir. Zincirbozan’dan gelmiştir. Ama kendisini bu anayasa ile hala zincirli hissetmektedir.
TKP’li siyasi kimliğim, yargıda kanıtlanamamış olsa bile, polisçe olduğu gibi Özal ve tüm siyasilerce de bilinmektedir. Partim, Özal iktidarının faşizmin anayasasına dayalı olarak ayakta kaldığı ve bu anayasanın tümü ile değiştirilmesi gerektiğini Türkiye ve dünya kamuoyuna duyurulması için bize, Ankara’da bir anayasa kurultayı düzenleneme görevi verir.
DYP Genel Sekreteri Ergenekon’la siyasi kimliğimle ilişki kurarak, Demirel’in bu kurultaya katılıp katılamayacağını sordum. Kabul ederek, o günkü TKP Türkiye sorumlusu ile birlikte Güniz Sokak’taki evinin karşısında Dedeman oteli yakınında Sayın Ergenekon’la görüştük. Demirel’i sorduğumda, bildiğiniz gibi değil, o faşizm döneminde yaşadıklarından sonra çok değişti, tam bir liberal demokrat oldu. TKP’nin yasaklı kalmamasını ve bu anayasanın kökten demokratik bir biçimde değiştirilmesi için müşterek mücadeleye katkıya hazır olduğunu kendisine ifade ettiğini söyledi. Üçümüz birlikte DYP Genel Başkanı’nın makamına gittik. Çok sıcak karşıladı. Yasakları, yasaklanmanın ne demek olduğunu bildiğini söyledi. Faşizmin bu anayasasının tümü ile değiştirilmesi ve TCK. 141-142. mad. değiştirilmesi için sizinle mücadeleye varım. Kurultaya da katılarak aynı konuşmayı yaparak davaya katkı sağlayacağım demişti. Dediğini de yaptı. Ankara’daki Anayasa Kurultayına geldi. Mevcut anayasa tümü ile değiştirilmedikçe düşünce ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller kaldırılmadıkça Türkiye’ye demokrasinin geldiğinden, gelebileceğinden söz etmenin mümkün olamayacağı mealinde uzunca bir konuşma yaptı. Özal’la girdiği yarışta yasakların, yasaklanmaların referandumda reddedilmesinden anayasanın 84. mad. referandumda TKP’nin de desteğiyle kaldırılmasından sonra iktidara tekrar geldi. Tüm bu ve benzeri söylediklerini unutarak lanetlediği ve tümünün demokratik biçimde değiştirilmesi gerektiğini savunduğu faşizmin anayasasını kendisi kullanmaya devam etti. “Türkiye Cumhuriyeti demokratik, sosyal, laik bir hukuk devletidir.” söyleminin anayasanın temeli olduğunu, sonradan geldiği cumhurbaşkanlığı döneminde de tekrar ede geldi.
İç hizmet kanununun 35, mad. kendi döneminde de hep vardı. Bu hükmü değiştirme zorunluluğu hep vardı. Şimdi soruyoruz;”Siz sayısal olarak güçlü olduğunuz dönemlerde neden TSK iç hizmet kanununu 35. mad. değiştirmediniz. Değiştirseniz dahi darbecilerin bu sözde sığınaklarını yok etmiş mi olacaktınız? Askeri darbeleri ve faşizmi önleyebilir miydiniz?”. Elbette ki hayır.
Bu darbeleri engelleyebilmenin tek yolu işçi sınıfı ve emekçi halkla birleşerek faşizme karşı Dimitrovvari direnişi birlikte örgütlemekti. Bu yapılmadı, yapılamadı.
Demirel, yeğeni Murat Demirel’den sonra Şevket Demirel’in ortağı olan kendisine hortumlama nedeni ile gelinebileceği için sıkıştığından mı TSK. İç hizmet 35.mad. gündeme getirdi? Yoksa usta ve kurt politikacı birilerinin nabzını mı yokluyor. Demirel’in yaşam süreci bunun cevabını içermektedir.
Nitekim, Marmaris’teki, bu madde olmasa da müdahale edecektik yanıtını veriyor. Yine herkes biliyor ki, bir kanunun maddesi, onu var eden üstün yasa olan anayasayı ve o maddeyi yapan parlamentoyu ortadan kaldırma gerekçesi olamaz. Burada var olan güç silahlı güçtür. Darbecilerin hiç biri iç hizmet kanununu 35. mad. var diye darbe yapmamıştır.
Darbeler sonrası, darbecilerden hesap sorulmadığı için darbeler süregelmiştir. 1971 ve 1980’de ABD emperyalist gücünün destek ve organizasyonu ile yapılmıştır. Günümüzde emperyalist güçler (ABD-AB) destek olmadıkça, şahinlerinde darbe şansı olmayacaktır.
Demirel, darbecilerden başka, 1980’lerin ortalarından 1991’de yeniden başbakan oluncaya kadar rakibi Özal’ı Kürt sorunu konusunda tavizsiz ve katı tutum takınmakla suçluyordu. Başbakan olunca bu söylemlerini unutup, yalnızca reformcu bir yaklaşımda söz edinmekle yetindi. Yükseldikçe anayasa konusunda olduğu gibi Kürt sorunu hakkında söyledikleri de değişiyordu. Cumhurbaşkanı olduğunda Kürt sorunu hakkında tek söylediği “terörü kökünden bitirmek lazıma” dönüşmüştü. Devamında “Kürtçülüğün gemi azıya aldığından”, “fakat Atatürk milliyetçiliği de çok katıydı”dan söz etmeye başladı. Demirel’in kuralı belliydi;”dün dündü, bugün bugün.”.
Yani bizim dönekler, çocukluğumun topacı gibi dönmeye devam ediyordu. Bunların dün söylediklerinin, uğruna ölmeyi and ettiklerinin yarın için hiçbir bağlayıcılığı yoktur. Parti program ve tüzüğü üstüne söz verişleri veya parlementoya seçilmiş oldukları 5 yıllık dönem için içtikleri anda beş yıl, beş gün bile değil bir gün bile bağlı kalmayacak topaç hızı ile dönen döneklerdir.
Parlamentoda milletvekilleri;” Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü” üzerine ant içerler. Bu ant bir korkunun ürünü olmaya devam ediyor. Çünkü döneminin emperyalist Osmanlı İmparatorluğu, tüm imparatorluklara olduğu gibi kaçınılmaz sonla noktalanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde bulunan 27’de ana unsur halklardan, 25 tanesinde yeniden devlet çıkmış, sadece mazlum halklardan iki tanesinde ayrı devlet çıkmamıştır. Bunların başında Mezopotamya bölgesinde bugün 4 parça içinde olan Kürt halkı ve diğeri ise Ermeni halkıdır. Ermeniler, özgür kararlarıyla Sovyetler Birliği içinde birlikte yaşamaya karar vermişler, Kürtlerin ise devletleşmesine izin verilmemiştir.
ABD emperyalizminin Irak’ı işgalinden sonra Güney Kürdistan’ın desteği karşılığında federatif bir Kürt varlığı kabul edilmekteyse de, dört bir yandan kuşatılmış bulunan 30 milyonu aşkın Kürt haklının isterlerse bölgesel, isterlerse sınırları içinde bulundukları devletler içinde federatif ya da konfederatif yapılanmaları teorik seçim hakları dahi olsa bulunmamaktadır. Oysa tüm bu 4 parçadaki egemen devletler, Andora gibi 25 bin nüfuslu ve San Marino gibi 35 bin nüfuslu kasaba devletlerini ya da 400 bin nüfuslu Malta’yı devlet olarak görmeye tahammül etmişlerdir. Kuzey Kıbrıs gibi 40 bin Türk’ün bulunduğu KKTC’yi Türkiye’nin tanımasına fazlaca ses çıkarmamışlar, 4 parçadaki Kürt nüfusuna tahammül gösterememişler ve kutsal ittifaklarını devam ettirmişlerdir.
BM üyesi bölge ülkeleri; “kendi kaderini tayin hakkı”nı kabul etmelerine karşın, sınırları içersindeki Kürtlerin özgürce birlikte yaşama hakkını savunmalarına izin vermiyorlar. Böylece Kürt sorununun çözümsüzlüğü devam ediyor hâlâ…
XVII- SON SUSURLUK; ŞEMDİNLİ BOMBASI:
Susurluk’taki kamyonun çarptığı siyaset, mafya ve bürokrasinin derin devletini ortaya çıkaran kazanın üstünün örtülmesinden sonra, Şemdinli’de Jitem elemanlarınca patlatılan bomba yalnızca derin devlet ve mafya elemanlarınca patlatılan klasik bir bombadan öte, yeni bir siyasi bombadır.
Susurluk’ta belki sıradan bir kamyon şoförü siyaset, mafya ve devletin derin ilişkisini sergilemiştir, rezaleti ortaya çıkarmıştır. Şemdinli’de ise, uyanıklaşan Kürt halkı suçüstü yaparak, suç delillerini ve en alttaki failleri yakalayarak ele geçirmiştir. Derin ya da ortak devlet suçüstü yakalanmıştır. Bu suçun inkârı, reddi, üstünün örtülmesi mümkün değildir. Bir başka mümkün olmayan olgu, devletin emrindeki astsubaylar ve itirafçı faillerin üstlerinin emri ve bilgisi dışında bu eylemi yapmalarıdır. Bundan da öte AKP iktidarının bilgisi dışında değildir. Ancak neye, ne kadar gücü yetecek ve yetmektedir göreceğiz.
Mesut Yılmaz;”Susurluğu 15 günde çözerim, çözemezsem namerdim.” demiş, dönemin Cumhurbaşkanı bugün Erdoğan’ın dediği gibi “gittiği yere kadar gitsin” demiştir. Ancak Susurluk soruşturmasında dönemin genelkurmay başkanı Güreş ;”Korkut Eken kahraman bir subaydır, her şeyi bilgimiz dâhilinde yapmıştır.” demiş ve bin operasyoncu Eken kahramanlaşmış, bugün de özel güvenlik adı altında benzer görevini sürdürmektedir.
Benzer şekilde, Susurluk failleri;”Tuğgeneral Veli Küçük’ün Yeşil’i çok iyi tanıdığını, beraber çalıştıklarını (TBMM Susurluk Raporu)” söylemişler, buna rağmen ne Veli Küçük sorgulanmış, ne de Yeşil ortaya çıkarılmamış, Jitem hep inkâr edilmiştir. Öte yandan inkâr edilen Jitem’e teşekkür ve takdir belgesi verilmiştir. Örneğin; Diyarbakır Asayiş Komutanı Hikmet Köksal, A.Cem Ersever’e (J.K.Bin.) gönderdiği teşekkür belgesinde (30.11.1990); “…nokta operasyonlarının planlanması ve icrasında bizzat görev aldığınızı, görevinizi azim ve kararlılık içinde yürüterek, bağlı birimlerinizi çok iyi sevk ve idare ettiğinizi, amir ve üstlerinizin sevgi ve güvenini kazandığınızı gördüm ve müşahede ettim. Sizi bu üstün gayret ve çabalarınızdan dolayı takdir ve tebrik eder, başarılarınızın devamını dilerim.” diyordu. Yani olmayan bir birimin komutanına nasılsa takdir belgesi veriliyor, ama Jitem’in varlığı inkâra devam ediliyordu.
Bu kez de, müstakbel genelkurmay başkanı Büyükanıt’ın, tüm suç delilleri ile halk tarafından suçüstü yakalanan jandarma astsubayı için;” tanırım iyi çocuktur, suç işlemez” desteği, sanıkların tutuklanmasını engellemiştir.
Halkın, demokratik kitle örgütlerinin tepkileri üzerine bu iyi çocuklar Van Ağır Ceza mahkemesi kararı ile tutuklanmışlardır. Salt bunların hüküm giymeleri de çözüm değildir. Asıl emir ve komuta eden, azmettirenlerin en tepesindekilere ulaşılmadıkça derin ilişkiler çözülmüş olmaz. Siyasilerin halkı yatıştırmak için;”gidebildiği yere kadar gidilecektir”(Erdoğan), “Şemdinli’yi örtmek isteyenler gider”(Gül) gibi söylemlerinin altı doldurulmadıkça hiç anlamı olmayacaktır.
Davanın asıl sahibi ve müdahili olan halk ile demokratik kurum ve kuruluşlar davanın peşini bırakmamalıdır. Susurluk’ta kaçırılan ipin ucu Şemdinli’de yeniden yakalanmıştır. Yumağın sonuna kadar gidilmedikçe, Van’daki yargılamada üç subay, bir itirafçı mahkûm olsa da, ülkenin her yerinde her an yeniden başka bir biçimde çıkacaktır.
TBMM’nin göstermelik, yaptırımsız araştırma raporlarının da hiçbir anlamı olmamıştır, olmayacaktır. Başbakanlık, Susurluk’ta olduğu gibi (Kutlu Savaş raporu), Başbakanlık Teftiş Kurulu’nu dahi görevlendirmemiştir. Bu kurulun yetkileri arttırılarak yaptırım gücü verilerek Şemdinli için görevlendirilmelidir. Ya da İspanya örneğinde olduğu gibi “Halkın Avukatı (ombudsman)” kurumu oluşturulup, orada gerekli yetkilerle donatılarak görevlendirilmelidir. AKP yetkililerinin söylemlerinde samimi olup olmadıkları, bunları yapıp yapmamaları ile bir kez daha açığa çıkacaktır. Bu yasayı çıkarma çoğunluğu vardır. Bu yetkisini kullanmaması derin devletin derin ortağı olduğunun kanıtı olacaktır.
XVIII- TKP 85. ve OCTOBER DEVRİMİNİN 88. YILDÖNÜMÜNÜ KUTLADIK ve YOLDAŞLARI ANDIK:
Partimiz TKP’nin 85. kuruluşu yoldaşların katılımı ile Savaş Yolu’nda kutlandı. Kemal Hamzaoğlu’nun yönettiği panelde konuşmacı olarak Sarkis Çerkezyan, Ali Eriş ve Naciye Babalık yoldaşlar katıldılar. Bu sayımızda Babalık’ın 10 Eylül 1920 Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluşu başlıklı yazısını bulacaksınız.
16 Kasım günü, faşist katilerce katledilen Talip Öztürk (Orhan Tok) Yoldaş Edirnekapı’daki mezarı başında yoldaşlarının katılımı ile anıldı. O’nu 6. sayımızda sizlere yeniden tanıtmıştık. Orhan Tok’un mezarı başında yoldaşı ve meslektaşı olan N. Babalık duygulu bir konuşma yaptı. Ayrıca yol arkadaşları ve yeğeni konuştular.
Aynı gün, direnmenin abidesi, gözaltında katledilen Mustafa Hayrullahoğlu (Deniz) Yoldaşı Kasımpaşa Kimsesizler mezarlığında andık. Burada da, Deniz Yoldaş’ın partilediği, parti adına bedel ödemiş ve mücadelesini sürdürmeye devam etmekte olan dergimiz yazarlarından Birleşik Metal-İş Sendikası disiplin kurulu üyesiHüseyin Ataçer yoldaşımız, mücadelesini, direncini ve örnek kömünistliğini anlatan bir konuşma yaptı.

 

 

Salih Sağlam

Sitede ara

İletişim

Savasyolu Bin bir direk Mahallesi Divan Yolu Caddesi No: 19 Kat: 1 Daire 12-13 Savaş Yolu Dergisi Kat:2 Daire:16 IgD (ilerici Gençler Derneği) Sultanahmet-Eminönü - İSTANBUL Tel: 0212 516 06 12
Faks: 0212 516 06 13

Duyurular

Bu bölüm boş.