bütün ülkelerin işçileri birleşin
sayı.3
Merhaba
Hepimizin bildiği gibi en önemli gelişme, ABD'nin Irak'a saldırısı oldu. ABD'nin kendi rolünün de şaibeli olduğu (emperyalizmin son saldırıları ve iddiaları bu şaibeliliği daha da artırmıştır) 11 Eylül saldırılarının ardından dünyanın yeni bir sürece girdiği artık tartışmaya yer bırakmayacak bir biçimde ortaya çıktı. Kendi iç iktisadi tıkanıklığını aşma ve dünya üzerindeki hakimiyetini artırma arayışındaki ABD emperyalizmi, İngiliz emperyalistleri kolunda, "kemik kapma" çabasındaki yardakçıları paçalarının etrafında, uluorta saldırıyor.
Irak saldırısının Afganistan saldırısından ciddi bir farkı var. Afganistan meselesindeki tavrına şu veya bu oranda uluslararası "meşruiyet" sağlayan ABD, Irak saldırısı konusunda aynı zemini sağlayamadığında, çekirdeğinde yer aldığı bu "meşruiyet"i dahi hiçe sayabileceğini göstermiştir. Hatta kendi istediğini elde edemediğinde, bu "meşruiyet"in kaynağı olan kurumların ömrünün dolduğunu bile dillendirmiştir. Emperyalizmin iştahını artık "yeni" sömürgecilik doyuramıyor. Sosyalist sistemin, yani ciddi bir denge unsurunun yokluğunda, emperyalizm, bildik "eski" sömürgecilik yöntemlerine geri döndü. Irak’a Amerikalı bir vali bile gönderdiler.
Yani ABD emperyalizmi, zaten herkesin anladığı biçimde, "ya yanımda yer alıp ben ne kadar veriyorsam ona razı olun ya da benimle hesaplaşın" diyor. ABD bu konuda askeri ve siyasi gücüne güveniyor. Karşısında kendisiyle boy ölçüşebilecek bir güç görmüyor. Yoksa saldırılarının, Hitler'in Polonya'yı işgalinden öz olarak fazla bir farkı yok. Başka bir deyişle bir dünya savaşının ön koşulları ortaya çıkmıştır. Bunu şu aşamada engelleyen tek şey olağanüstü biçimde ABD lehine olan, aslen pazar kaygısıyla oluşmuş Almanya-Fransa-Rusya bloğuna diz çöktüren güç dengesidir. Ancak yaşanan ve Irak'la bitmeyeceği anlaşılan süreç dünyayı son derece gerecek gibi görünüyor. Bu gerilimden ne çıkacağını bu günden tam olarak kestirmek mümkün değil. Ancak dünyanın bu yeniden paylaşılma süreci birçok gelişmeye gebe. Emperyalizmin pazar kapma konusundaki kendi iç çelişkileri bir yana, dünya halkları bu gidişata alternatifler oluşturmaya zorlanıyor.
Bilinen kuraldır, aksiyon ne kadar sertse reaksiyon da o kadar sert olur. Tonları farklı olmakla birlikte; anti-emperyalist seslerde de olağanüstü bir yükseliş görülüyor. Sosyalizmin çözülüşünün yarattığı zeminde yükselen, artık dünyaya "barış ve özgürlük" dönemi geldiğini dillendiren sağ ve "sol" liberal yaklaşımlar iflas etmiştir. Bu seslerin her tarafı kaplayan etkisi altında birçok sosyaliste ezberini şaşırtan dönem sona erdi. İnsanlığın emperyalizme-kapitalizme karşı bugüne dek ürettiği tek gerçek alternatifin sosyalizm olduğunun daha açık biçimde görüleceği bir evreye girdik. Dünyanın girdiği aşırı gerilim süreci devrimci kopuşlar üretmeye de gebe. Komünistlere, devrimcilere düşen görev bu kopuşların zeminini örmek; emperyalizme, kapitalizme anladığı dilden, devrimle cevap vermektir.
Savaş karşıtı kampanyalar da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Ara sıra duyduğumuz, "toplumun tümüne yakını savaşa karşı olduğu halde, herhalde fazla "solcu" bir ton verdiğimiz için insanlar eylemlere katılmıyor" ya da "şunlar eylemde niye yer alıyor; eylemi sulandırıyorlar" türü yaklaşımları doğru kabul etmek mümkün değildir. Birincisi Türkiye’de eylemler her zaman, sosyalistler ve devrimcilerin birimlerindeki örgütlülüğünün derecesine bağlı olarak yığınsal olmuştur. Bu ülkenin insanı, kızdığı zaman bile; kolay kolay eylemlere katılmaz. İkincisi, savaş karşıtı cepheyi daraltmanın anlamı yoktur. Başka bir deyişle, bizim sorunumuz bu tür tartışmalarla ilintili olmaktan ziyade, kampanyalarımızı, birimlerde örgütlenmenin, insan kazanmanın, hedefe yürünen yolun araçları olarak kullanma kapasitemizle bağlantılıdır.
5 Mart, Stalin’in 50. ölüm yıldönümüydü. Bu da ilginç bir rastlantı oldu. Eğer gerçekten önümüzdeki süreç devrimci zeminler yaratırsa, sosyalizm projesinin hayata geçirilmesinde bugüne dek en büyük rolü oynayanlardan birisi olan Stalin, yeni projelerle birlikte daha fazla gündeme gelecektir. İyisi de budur; bizim için devrimin yenildiği dönemlerde itibarı iade edilenlerden çok, devrimci dönemlerde bayrak olanlar önemlidir. Stalin devrimci bir dönemde en öne çıkacak isimlerimizdendir. Marksist-Leninistler, diyalektik materyalistler kimseyi tanrısallaştırmaz; ancak sembollerine de sonuna kadar sahip çıkarlar, bunu yapmayı görevleri ve onurları bilirler. Lenin siyasal devrim anlamında zirve noktamızdır, onun öğrencisi Stalin ise toplumsal devrim anlamında: Her devrim, özellikle de toplumsal devrim, yüzyılların biriktirdiği çöpü temizleme hareketidir. Üstü kirlenmeyen "çöpçü" olmaz. Üstünün kirlenmesini göze alamayan, bu işin altından kalkamaz. Bu yüzden biz, toplumsal süreçleri hiçbir zaman "üste sıçrayan kiri" temel alarak değerlendirmeyiz. Bu kiri hiç istemeyiz, ondan mümkün olduğunca kaçınırız; ama bunu sınıf mücadelesinin gerçeklerinden de kaçma noktasına götürmeyiz. Stalin dönemini belirleyenin sanayileşme, kolektivizasyon (yani sosyalizmin kuruluşu) ve Hitler saldırganlığının bozguna uğratılması olduğunu düşünüyoruz. Bunların hepsi, son derece zor koşullarda becerilmiş, muazzam başarılardır: Bu başarıların baş mimarını sevgi ve saygıyla anıyoruz.
İletişim
Bin bir direk Mahallesi Divan Yolu Caddesi No: 19 Kat: 1 Daire 12-13 Savaş Yolu Dergisi Kat:2 Daire:16 IgD (ilerici Gençler Derneği) Sultanahmet-Eminönü - İSTANBUL
Tel: 0212 516 06 12
Faks: 0212 516 06 13
savasyolu@gmail.com