bütün ülkelerin işçileri birleşin
Sayı.5
73 Atılımı’nın mayası ve döl yatağı iddiası:
(Nabi) 73 Atılımı’nı 60 sonrası TİP’e, TİP’ten kopuşlara bağlıyorsun ve bunun 73 Atılımı’nın “mayası”, “döl yatağı” olduğunu söylüyorsun. Bu doğru değildir ve gerçekleri yansıtmıyor. Zira TKP’nin mayası Marksizm-Leninizm’dir ve onun Sovyetler Birliği ve enternasyonal işçi ve komünist hareketiyle olan enternasyonal bağıdır. TKP’liler, kuruluşta bu “döl yatağında” geliştiler, bu “maya” içinde yoğruldular ve Osmanlı artıkları üzerinde ve daha sonra kurulan Cumhuriyet topraklarında bu “mayayı” yaydılar. TKP bütün zorluklara ve aldığı ağır darbelere rağmen, yaptığı kongre ve konferanslarla, çıkarttığı yayınlarla, legal ve illegal çalışmalarıyla, hata ve başarılarıyla, kendi içinde yaptığı kavga ve tartışmalarıyla, olumlu ve olumsuz yanlarıyla Türkiye işçi ve emekçileri, aydınları arasında bir çekim merkezi oldu ve yılmaz savaşlarıyla büyük bir birikim yarattı. Bu 60 Darbesi’nden önce de, sonra da böyle olmuştur. Bu birikimin etkileri Türkiye’deki bütün legal ve illegal faaliyetlerde görülmüştür. Bunlardan bir tanesi de Türkiye İşçi Partisi’dir. Bütün bu legal ve illegal hareketlerde yer alan öncülerin ve militanların, isimlerinden bağımsız olarak, hepsinin anası yine TKP’dir. O’nun da mayası Marksizm-Leninizm’dir.
TKP’nin bu belirleyici özelliği her dönemde kendisine özgü bir biçimde ortaya çıkmıştır. 60 döneminde TİP’in içinde ve dışında ortaya çıkan ve senin de sözünü ettiğin gruplar bu çerçevede ele alınmalıdır. Adı geçen grupların ve diğerlerinin, TKP saflarında yer almaları konusu bu birikimin doğal bir sonucu olarak ortaya çıktı. TKP’nin güçlendirilmesinde bu bir olanaktı. Bu olanak gerçekleşebilirdi de, gerçekleşmeyebilirdi de. Bu işin bir yanıdır. Diğer yanı ise, ister bu gruplar arayıp bulsunlar -ki bu niçin başkasını değil de TKP’yi arıyor sorusunu gündeme getirir-, ister TKP’nin kendisi bu grupları arayıp bulsun, her iki halde de bu olanağı TKP doğru bir şekilde değerlendirdi ve bu olanağı gerçeğe dönüştürdü. TKP bu kararıyla bu grupların dağılmasını ve başıbozukluktan kurtulmasını, kısa bir dönem de olsa, sağlamıştır. Bunlar partiye alınmasalardı, bu grupların geleceği ile ilgili perspektifleri ne olabilirdi sorusu bu grupların da iyi düşünmesi gereken bir sorunudur. Ama partinin güçlenmesi veya kaderi bu gruplara hiçbir zaman bağlı olmadı ve olmayacaktır da. Ama böylesi durumlarda yine doğru adımlar atmaya devam edecektir.
Kaldı ki, TKP daha 60’lı yılların başında partiyi güçlendirme ve Batı Avrupa’daki Türkiyeli işçiler ve öğrenciler arasında çalışma kararı almış, kardeş partilerle yoğun temasa geçerek kararları hayata geçirmeye yönelmiştir. 60’lı yılların ortasında parti yönetimi Batı Avrupa’da ilk köprübaşlarını kurmuştur. İşin temeli sayıca az üyesi de olsa, TKP’nin Marksçı-Leninci bir yönetime sahip olmasıdır. Bu yönetimin partiyi yeniden ayağa kaldırmak için aldığı kararları hayata geçirecek ideolojik, politik ve örgütsel çalışmaları başa almasıdır. “Bizim Radyo”, “Yeni Çağ”, “Yurdun Sesi” “TKP’nin Sesi” gibi yayınların düzenli bir şekilde yapılması “Atılım”ın çıkarılması bu döneme rastlar. Bu yayın organları yeni yeni insanları bir araya getirdi, verilen ideolojik ve politik savaş örgütsel boyutuyla birleşti, biçimlendi ve geniş yığınlar arasında TKP’nin itibarını arttırdı.
1970’te Politbüro aldığı bir kararla, yeni bir program ve tüzük hazırlama çalışmalarına başladı. 24 Mayıs 1973’te de partinin bu çalışmalarına ek olarak, parti üst yönetiminde değişiklik oldu, Politbüro güçlendirildi, biri felçli 3 kişiden oluşan Politbüro’nun üye sayısı 5’e çıkarıldı. Bu partinin tarihinde yeni bir dönüm noktası oldu. 73 Atılımıyla TKP illegal ve legal alanda çalışmalarına daha da bir hız verdi, Batı Avrupa’da kurulan köprübaşları Türkiye’ye uzatıldı.
Bu mücadelenin doğruluğu yankısını o ana kadar TKP dışında olan şu veya bu nedenle TKP’ye ulaşamamış insanları ve değişik grupları etkilemekte gösterdi, TKP’ye üye olmak onlar için haklı olarak bir şeref meselesi haline geldi. Bundan daha güzel ne olabilirdi ki... Bu o zaman olduğu gibi, halen kedisini TKP’li olarak gören her komünist için de geçerli olduğu kanısındayım. TKP’nin mayası, değişik mayaların karışımından meydana gelen bir “kokteyl” değildir. Onun mayası Marksizm-Leninizm bilimidir. Bu bilimi benden-senden çok çok önceleri TKP uygulamaya geçti. Ülkede devrimci fikirleri bular yaydı, bütün eksiklik ve hatalarına rağmen bunu görmemezlikten gelmenin anlamı ne? 1960 öncesi ve sonrasında kurulan partiler de TKP’liler yok muydu? Bu durumu yani TKP’lilerin legal alandaki etkisini, Tüstav’ın çıkardığı yayınlarda, tam değilse bile görmek mümkün değil mi? Dış ve iç nedenlerden kaynaklanan zorluklara rağmen, TKP’nin dolaylı da olsa ortaya koyduğu birikim ve belirttiğin grupların üzerinde etkisini niçin görmemezlikten geliyorsun? Yoksa bu da mı senin tarih anlayışının duvarına çarpıyor? Bu soruları çoğaltmak mümkündür.
73 Atılımı’nın TİP’le ve diğer örgütlerle bir ilgi ve ilişkisi yoktur. TKP, 73 Atılımı’yla kendine yeni bir çeki-düzen vermiştir. TKP’nin mayasını, sizin gibi değişik partiden olan veya olmayan insanların partiye alınmasıyla karıştırmak insanı çok ciddi hatalara sürükler. Çünkü bu durum dediğin gibi olsaydı, sen ve senin gibi partiye alınan kişiler olmasaydı 73 Atılımı olmayacağı veya 73 Atılımı’nın sana bağlı olduğu sonucuna götürürdü ki, bu çok yanlıştır. Bunu belki bilinçli olarak böyle söylemiyorsun ama, yazdıklarından doğal olarak bu anlayış çıkmaktadır. Kaldı ki, 73 Atılımı’nı tarihsel açıdan, bu atılımdan sonra partiye giren kişi ve kişilere bağlıyarak geri götürmek de mümkün değildir. Parti 73 Atılımı’ndan sonra, Avrupa’yı köprübaşı yaparak, Türkiye’de ve yurt dışında ilerici, devrimci, sosyalist gördüğü, kendisine Marksist diyen grup ve kişilerle, kimi burjuva aydın ve politikacıları, gazetecileriyle temasa geçti, onları tek tek buldu, onlardan partiye gelmek isteyenleri tespit etti, belli kararlar sonucunda uygun görülenler tek tek partiye aldı. O dönemde partiye alınan her üye bu süreçten geçmiştir. 73 Atılımı ile ilgili geniş bilgileri Parti’nin Konya Konferans belgelerinde bulmak mümkündür.
Parti’ye girenlerin şüphesiz beklentileri çoktur, bundan daha doğalı da olamaz. Hepsinin bilinç seviyesi, deneyleri, sosyal kökleri aynı olamaz. Bunun böyle olması partinin ideolojik-politik ve örgütsel çalışmalarında bir dizi sorun çıkarır. Bir kısmı senin dediğin gibi hemen “devrim beklentisi” içinde olur, legalle illegali sürekli karıştırır, kimisi disiplin konusunda olgun değildir, kararlara karşı çıkar, kendi başına harekete kalkar, kimisi de “kuru kafa”dır; çoğunlukla alt organlarda kendi yetmezliklerini parti disiplini veya güvenlik olarak dayatır, kimileri de parti disiplinini ve güvenlik sorunlarını ciddiye almaz, özgürlüğünü kısıtlama olarak görür. Bunlar sadece TKP’ye mahsus olgular da değildir. Ama partinin bu konularda tutum ve görüşleri açıktır, bu olgularla amansızca savaşmıştır. TKP’lileşme, komünist olma parti içinde parti politikalarıyla yoğrulma, partinin döl yatağına düşme, mayalanma ve yeniden doğma ve böylece işçi sınıfı davasına sonuna kadar bağlı kişilikli bir devrimci olmaktır. Eğer bazıları bunun aksini gizli veya açık yapmakta direniyorsa, geldiği yere, eski mayasına, döl yatağına dönmesi de doğaldır. TKP kimseyi zorla ne partiye üye etmiş, ne de parti de tutmuş, ne de gitmesini engellemiştir. Ama kendi ilkelerine uymayanları da haklı olarak partiden atmıştır.
Her parti üyesinin tüzükte hak ve görevleri bellidir. İllegal teknik sorunlar dışında, genel sekreter de dahil hiç bir üye parti politikası, ideolojisi ve örgütsel normlarına ters düşen bir dayatmada bulunamaz veya kendi başına bir karar alamaz. İşçinin Sesi sorununu da bu çerçevede ele almak gerekir. TKP Politbürosu’nun, İşçinin Sesi’nin tasfiyesi, Yürükoğlu’nun baş redaktörlüğe getirilmesi, Yürükoğlu’nun “Zayıf Halka” adlı kitabını yazması ve çıkartması için bir kararı yoktur. Doğaldır ki, her parti üyesi kitap, makale yazar, araştırmalar yapar. Bu partinin bir zenginliğidir. Bu zenginliği genel sekreter de dahil herkes destekler. Ne ki, üyelerin bu çalışmaları partinin ideolojik, politik ve örgütsel normlarına ters düşerse, parti haklı olarak müdahale eder ve bunun hesabını sorar. “Zayıf halka” kitabı meselesi de böyle ele alınmıştır. Yürükoğlu bu kitabında partinin program ve tüzüğünde belirtilen strateji ve taktiğine ters görüşler savunmuş ve bunu partiye dayatmaya kalkmıştır.
Politbüro bu sorunu gündemine aldı. Politbüro üyeleri kitap hakkında tek tek yazılı ve sözlü görüş belirttiler ve sonunda Politbüro, Yürükoğlu’nun daha önce parti merkez yayınlarında bir redaktör olarak çalışması kararını geri aldı ve Merkez Komite’den alınmasına ve sorunun ilk Merkez Komite görüşülmesine oy birliği ile karar verdi. Yürükoğlu ise hatasını kabul etmedi. Merkez Komite de Politbüro’nun bu önerisini onayladı. Bundan sonra Yürükoğlu’nun parti merkezine gidip çalışamaması hakkında tartışma yürütmek, haklı ve haksızı aramak dedikodudan başka bir şey getirmez. Yürükoğlu’nun partiye dayatmalarını bilmek isteyenler O’nun kitap ve yayınlarına başvursunlar. Sen bu konuda “bugün başka düşünüyorum” diyorsun. Kitabı o zaman okuyup unutmuş olabilirsin. Bunun için bu kitabı tekrar okumanda yarar görüyorum. Okuduktan sonra görüşlerini bilmek isterim. Yürükoğlu olayının özü, disiplinsizliktir, parti politikasına ters düşen bir politikayı partiye dayatmak ve bunu örgütlemektir. Ve bu olup bitenlerden de habersiz değilsin. Bu yaklaşımın “dün dündü, bugün de bugündür” anlayışına benzemiyor mu?
Parti Yönetiminde TİP'e Karşı Farklı Tutum İddiası
Yine Tüstav sitedeki yazında diyorsun ki, “Y. Demir’in TİP’e yakın durduğu tartışmasız bir gerçekti, buna karşın Bilen’in tutkumu da açıktır.” Önce bu saptamayı partinin hangi dokümanlarına dayanarak yapıyorsun? Yoksa bu bir karalama mıdır? Partinin 73 öncesi ve sonrası belgeleri seni doğrulamıyor. Eğer kastettiğin birleşme konusuysa, ne Demir Yoldaş, ne Bilen Yoldaş, ne Aram Yoldaş, ne de o dönem parti yönetiminde olan iki yoldaş, TİP’le birleşmeyi hayal bile etmediler. Onlar TKP ve TİP’i ayrı ayrı ve ortak konumları ve görüşleri olan iki kardeş parti olarak gördüler ve bunlar arasında eylem ve işbirliğini savundular.
Yine hiç bir yerde gösterilemez ki, TKP TİP’i bölmeye çalışmış ve TİP’den gruplar gelecek diye hayaller kurmuştur veya partinin geleceğini bunlara bağlamıştır. Aksine TKP, TİP’i bölmeye ve parçalamaya çalışan eski TKP’lilerden olup da sonradan atılan Hikmet Kıvılcımlı ve Mihri Belli ve bunlarla ortak çalışma içinde olan diğerleriyle amansızca savaşmıştır, TİP’i onlara ve burjuvaziye karşı savunmuş ve korumuş, sürekli TİP’in anti-emperyalist/demokratik mücadeledeki önemini öne çıkarmıştır. Ama yanlış bulduğu görüşlerini de ödünsüz eleştirmiştir. Bu konuda Politbüro’da 73 Atılımı sürecinde görevli bütün Politbüro üyeleri yoldaşlar aynı görüşü paylaşmışlardır. Birbiriyle organik hiç bir bağı olmayan iki kardeş parti görüşü daima benimsenmiştir. Bu politika 1960’lardan senin genel sekreter olduğun döneme kadar yapıcı ve ilkeli bir hatta sürdürülmüştür. Biri legal ve ona göre çalışması ve programı olan bir parti, diğeri de illegal bir parti.
Ne yazık ki, Parti yöneticileri arasında görüş ayrılıkları olduğu savı, senin bu spekülasyonlarınla yeniden gündeme getirildi. Daha önce bunu Yürükoğlu başlattı, sonrada Metin Gür bu koroya katıldı. Hiç bir mesnete dayanmadan saptamaların, daha 60’lı yıllarda TİP çevrelerinde ileri sürülüyor ve dedikodusu yapılıyordu. Parti yönetimi haklı olarak bu tür dedikoduları ciddiye almadı. Bunu parti yayınlarında görmek mümkündür.
TİP konusunda partinin tutumunu Yakup Demir’in bir sıra yazılarında, özellikle “Uyarı Yayınları” altında çıkan “MDD’nin içyüzü” broşüründe, Bilen’in 1969 Mayıs Yeni Çağ’ında, A. Saydan’ın Yeni Çağ’daki sayısız yazılarında ortaya konulmuştur. Onların bu yazılarında TİP’ bölmeye çalışanlara karşı TİP’i savunan birbirleriyle çelişmeyen, ama tek bir çizgiyi güçlendiren görüşlerini görmek mümkündür. TKP yönetimi içerisinde TİP’e karşı değişik yaklaşımlar vardır görüşü, aynı amaçlar uğruna çalışmayı engelleyen, işbirliğini sabote etmeye yönelen bilinçli kişilerin işi olmuştur, bir dedikodudan öteye de geçmemiştir. Bu konuda tereddüdü olan samimi bir sıra parti taraftarı insanlar, bu kaynaklara başvurduklarında gerçeğin ne olduğunu açıkça göreceklerdir. TKP’yi o dönem yöneten üç yoldaşımız bugün yaşamadığından, bu yoldaşların konumlarına tanıklık edecek olan onların yazılarıdır. Bu yazıların tümünü burada verme olanağı olmadığı için aşağıda İ. Bilen’in 1969 Yeni Çağ’daki TİP ve Kıvılcım’la ilgili yazısından bir bölüm veriyorum.
1973 Atılımı sonrasında daha İkinci TİP’in kurulma çalışmaları yapılırken, Politbüro’nun kararıyla Batı Avrupa’daki TİP temsilcileriyle temaslar kuruldu, Bilen yoldaş başkanlığında Yalçın Cerit ve Umur Coşkun’la ayrı ayrı görüşmeler yapıldı, bu görüşmeler sonunda, geçmişten farklı olarak, bundan böyle kurulacak yeni TİP’le dirsek teması içerisinde kardeş iki parti olarak çalışma mutabakatına varıldı. Yalçın Cerit ve Umur Çoskun kısa bir zaman sonra yapılan mutabakata ters düşen adımlar atmaya başladılar, TİP’i ve TKP’yi karşı karşıya koymaya yeltendiler. Bunun üzerine, TKP yönetimi bilfiil Behice Boran’la ilişki kurmaya karar verdi. Cerit ve Coskun’la varılan mutabakatın muhtevasını Behice Boran’a iletmek üzere, kendisine Avrupa’dan, Merkez Komite’den bir yoldaş gönderildi. Ne var ki, Behice Boran TKP’nin önerilerini elinin tersiyle geri çevirdi, reddetti ve arkasından da işçi sınıfının öz partisinin kendileri olduğunu söyleyerek, TKP’nin örgütlenmesine karşı çıktı.
Buna rağmen TKP yönetimi TİP’le ilgili ilkesel çizgisinden sapmadı, sabırla onunla ve diğer sol güçlerle eylem birliği olanaklarını zorladı. 1980 Darbesi’nden sonra onların yurtdışına çıkmasıyla diyalogları daha da sıklaştırdı, ortak eylem birliği zeminleri aradı. Ama onlar her seferinde elle tutulur ciddi bir eylem birliği platformuna yanaşmadılar, Türkiye’de çok komünist partisi olduğunu, isimleri ne olursa olsun onların Marksçı-Leninci bir parti olduğu tezini ileri sürerek, kendilerinin Marksçı-Leninci parti olarak TKP tarafından kabul edilmesi gerektiğini dayattılar. Bu durum o dönem TKP’nin tüm yönetimi tarafından reddedildi. Zira TKP yönetimi bu yaklaşımların TKP’yi likide etmeye yönelik olduğunu görüyordu. Bu görüş, Sovyetlerin son dönem yöneticileri devreye girip parti yönetiminde yapılan değişiklikle ve senin genel sekreter seçilmenle son buldu. Tüm bunlar bir şeyi gösteriyor ki, partinin yönetimi, kendi aralarında çok hararetli tartışmalar olsa dahi, TİP konusunda olsun, Türkiye ve dünya meseleleri üzerine olsun, kardeş partiler üzerine olsun, her zaman tek bir ideolojik ve politik hat üzerinde birleşmişler ve tek bir vücut gibi hareket etmişlerdir.
5. Kongre ve Bilen’in Tarih Tezinin Kaldırılması Konusu
Yazında, “TKP 5. Kongresi’nde Bilen’in tarih tezi kaldırılmıştır” diyor ve “Bilen’in TKP-TİP birliğine sıcak bakmadığı”nı söylüyorsun. Bu saptaman doğrudur. Ve ne yazık ki, hayat da bunu çok geçmeden doğruladı. Neyi ve kimi doğruladı? Seni değil, Bilen’in tezini doğruladı. Yani TİP’le yapılacak mekanik bir birliğin TKP’yi likide edeceği tezini doğruladı. Bundan dolayı Bilen, haklı olarak TİP’le eylem birliğine dayanmayan, mekanik her türlü birliğe karşı çıkıyordu, sıcak bakmıyordu. Bu yönde Sovyetler’in ve diğer kardeş partilerin dayatmalarını göğüslüyordu.
Ben burada seninle İ. Bilen’i karşı karşıya getirmek veya çaplarınızı karşılaştırmak niyetinde değilim. Komünist partilerinde görevler bir bayrak yarışıdır. Yönetimlerde değişikliği sadece o yöneticinin kötü bir yönetici olduğu değerlendirmesine bağlamıyorum. Görevi bırakan, görevden alınan veya karşı tarafa geçen veya hak etmediği halde görevinden alınan bir sıra yöneticinin olduğu hemen hemen tüm KP’lerde görülmüştür. Ancak yöneticilik görevinden alınıp partinin başka işlerinde yüce davaya bağlı kalarak çalışan, hayatının sonuna kadar eksikliklerin ve hataların giderilmesi için uğraşan, gerekirse susmasını dahi bilen yöneticiler, militanlar vardır. Şüphesiz bu eski yöneticiler ve militanlar partinin önünü tıkayan her türlü engele karşı savaşmışlar, gelecek yöneticilere kapıyı açmasına yardımcı olmuşlar, böylece tarihte şerefli bir yer almışlardır.
Yazında belirttiğin gibi partinin gelişmesini ilgilendiren konulardaki hatalar, eksiklikler, yanlışlar üzerinde açık açık durulmalı, tartışılmalı ve bunlardan ders çıkarılmalıdır diyorsun. O zaman 5. Kongre’den çıkarılacak dersler nelerdir? 5. Kongre’deki senin tezlerin doğru olsaydı, TKP’nin likidasyonu sonunda ortaya çıkan TBKP’nin yaşaması gerekmez miydi? Türkiye’de TKP’nin adını kullanıp geçmişine saldıran partiler kurulurken, senin genel sekreteri olduğun partinin üyeleri nerede? Bu insanlar bugün ne ile uğraşıyorlar? Bunlar siyasetten vaz mı geçtiler? Haddim olmayarak bunu TİP için de sormak aklıma geliyor. Burada suçlu aramak sevdasında değilim. Sana bunları düz bir üye olarak soruyorum. Bu sorular şimdiye kadar üzerinde durulmasından kaçınılan ve yanıt verilmeyen sorulardır. Senin tezlerini doğru çıkaran bunlar mı? Doğal olarak bugün niçin TBKP yoktur, dağıtılmış mıdır, buna kim karar verdi? Bilen’in tezlerini kim ortadan kaldırdı? Bütün bunlar olduktan sonra, senin genel sekreter seçildiğin 5. Kongre’de, Bilen’in adeta yenildiğini ileri sürmenin gerçekle ne kadar ilgisi vardır? Şimdi Türkiye’de komünist partisinin bu şekilde likide edilmesinin günahını kimden sormak gerekir? Bilen’den mi, Sovyetler Birliği’nden mi, yoksa senden mi?
İ. Bilen 11 yıl (1973–83) partinin başındaydı. Sen O’nun iki katı bir zaman dilimi içinde TKP’nin ve daha sonra TBKP’nin başındasın. Bilen illegal koşullara rağmen periyodik bir şekilde Merkez Komite toplantıları yaptı, konferans ve kongre topladı. Tüzüğü hayata geçirmeye çalıştı. Yazdıkları da ortadadır. Senin de yaptıkların ve yazdıkların ortadadır. Büyük fedakârlıklara katlanıp Türkiye’ye gittin. Hayatının en zor günlerini ve barbarca işkencelere maruz kaldığın bir dönemi yaşadın. Bunu görmemezlikten gelmek hem gerçeği saptırmak olur, hem de komünist etiğe uymaz. Geçmişte de bunları yaşayan çok yönetici yoldaşımız oldu. Ama bunlar partinin davasından vazgeçmediler, partiyi illegalite de ve legalite de yaşattılar, toplantılar, plenumlar ve konferanslar yaptılar. Ne yazık ki, senin Türkiye’ye dönüşünden sonra TKP hareketin de bir kırılma oldu. Partinin süreğenliği büyük bir soru olarak ortaya çıktı. Bunun hesabını senden değil de kimden sormak gerekir? Durum böyleyken kabahati senin de içinde olduğun bir dönemde Bilen’e yüklemek haksızlık değil midir? Bugün O’na yönelttiğin eleştirileri O’nun sağlığında değil de şimdi niçin getiriyorsun? Bilen karşısında kimsenin konuşamadığı bir diktatör müydü? Bunu böyle iddia ediyorsan, o zaman doğruyu söylemekten kaçıyorsun. Türkiye komünist hareketinin felçli hali, ortadadır. Bu çöküntüyü Sovyetler’e ve Bilen’e yüklemek kaçamak bir yanıt değil midir? TKP’nin ortadan kaldırılmasını büyük bir başarı olarak lanse ederken, TBKP’nin yok oluşunun hesabını nasıl vereceksin? TKP’nin ve TBKP’nin bugün gereksizliğini mi uygun görüyorsun? Bunlar hem benim için, hem de binlerce insan için yanıtlanması gereken sorulardır. Bunları seni yıpratmak için getirip sormuyorum, ortada duran bir realite olduğu için dile getiriyorum. İnsan altından kalkamayacağı sorunlar karşısında ezilebilir, çabuk yıkılabilir ve esir de alınabilir. Biliyorsun ki, sorun esir alınmakta değil teslim olmaktadır. Bu sorularımın savunma psikolojisi ile bir alakası yoktur. TKP’nin veya TBKP’nin yaşayıp yaşamayacağı üzerine senin düşüncelerini öğrenmekle ilgilidir. Biz uzun zamandan beri tanışırız. Bilirsin ki, ben doğruluğunu gördüğüm ve inandığım ilkeler uğruna karşı tarafa iplerimi vermektense, bitlerimle ölmeyi bir şeref bilirim.
Kıvılcımlı Sorunu
Kıvılcımlı’nın hastalığı konu edilip, Marksizm’in temel ilkelerine saldırılmak istenmektedir; çünkü sosyalist bir ülkenin güvenliği ve korunması en büyük hümanizmayı ve en derin vicdani sorunu kapsar ve tek bir insanın değil, milyonlarca insanın yaşamını yakından ilgilendirir. Bu ilkeyi içten ve dıştan hiç kimse çiğneyemez. Bu ilkeyi bir vicdan sorunu haline getirmek, kişilere göre kanun çıkartmak anlamına gelir ki, bu bir iltimas olur.
Bildiğim kadarıyla, sen Hikmet Kıvılcımlı ile bir örgüt altında çalışıp, O’nu yakından tanıyan biri değilsin. Onun için kişi olarak eylem içinde tanımadığın bir insan için parti kararlarını tanıyıp tanımayacağı, kendi başına hareket edip etmeyeceği, parti politikasını uygulayıp uygulamayacağı konusunda her halde karar verecek durumda değilsin. Ne ki, Kıvılcımlı’nın İzmir tutuklaması da dahil, ölünceye kadarki siyasi yaşamında, yazılarında Sovyetler Birliği’ne, TKP’ye ilişkin olumlu bir tutumu şimdiye kadar görülmüş değildir. En azından ben kendim görmedim, eğer sen gördüysen göstermen gerekir kanısındayım. Ama olumsuzluklarını kitap ve yazılarında açıkça bulmak mümkündür. O yazılarında ve mahkemedeki savunmalarında ne TKP’yi ve yönetimini savunmuş, ne de komünistlerin çelik disiplinine uygun hareket etmiştir. Bunları onun yazılarında ve mahkeme tutanaklarındaki savunmalarında görmek mümkündür, bunu bir sır olarak ifşa etmiyorum. İlgi duyan herkes bunları tespit edebilir. Aynı zamanda daha l969 yılındaki Yeni Çağ’da ilan edildiği gibi, O’nun partiden atılmasının haklılığını gösterir. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, partiden atıldığını ilk defa Bulgarlar aracılığı ile duyduğunu söylüyor. Oysa 1969 Yeni Çağ’ında partiden ne zaman atıldığı açıkça belirtilmektedir.
Bu görüşüm her türlü önyargıdan uzaktır. Burada sorun Dr. Hikmet Kıvılcımlı sorununu kanayan bir vicdan yarası haline getirmek, bir tarafta TKP ve yöneticilerini, diğer tarafta da Hikmet Kıvılcımlı’yı koyarak mahkeme kurup, adeta kendilerinin yaşamadığı bir dönemi kendi amaçlarına göre yargılamaya kalkmaktır. Burada sorun Hikmet Kıvılcımlı’nın ne kişiliği ne de hastalığıdır. Bunların esas sorunları TKP’dir ve onun bağlı olduğu ilkelerdir. Gerçekler böylesine ortadayken bu dayatmaları sürdürmek, TKP bağlarını koparan veya koparmak isteyenler için bir kılıftır.
TKP’nin yöneticileri olan Şefik Hüsnü’nün, Reşat Fuat’ın, Yakup Demir’in, Ahmet Saydan’ın, İ. Bilen’in ve partiden atıldığı belirtilen Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın ve diğerlerinin yaşamadığını bilen her TKP’li, bu olayı ciddiyetle ve samimi olarak ele almalı ve o zamanı yaşayan “şahitlerin” anılarını tek yanlı ele almamalı ve genelleştirmemelidir. Anılar ve “tanıklıklar” tek başına bir belge olarak ele alınamaz. Yöntem olarak doğru olanı, anılar bir merkezde birleştirilmeli ve bir bilim kurulu tarafından incelenmelidir. Ancak o zaman gerçeğe inen eğilimler ortaya çıkabilir. Kaldı ki, tanıklıklar da dedikodu toplayan, “polis muhabirliği yapan bir gazeteci anlayışıyla yapılamaz. Böylesi anlayışlarla da gerçek ortaya çıkarılamaz. Bunlar çoğu zaman sübjektiftir ve detaydır. İşin aslından uzaktır, içinde çarpıtmalar da, doğrular da olabilir. Bu yöntemle doğrulara bir nebze varılabilir, ama esas doğru olan yöntem parti dokümanlarına, yayınlarına yönelerek, parti yöneticilerinin yazılarına, aldıkları kararlara, partinin tüzük ve programına ve Hikmet Kıvılcımlı’nın yazılarına ve onun politik-ideolojik ve örgütsel alandaki çalışmalarına bakmak gerekir. O’nun uluslararası komünist ve işçi hareketiyle ve içerde de TKP’nin politikasına yönelik yazılarını incelemek gerekir. Bunlar incelendiğinde görülecek ki, O Sovyetler’e sürekli saldırmakta, TKP’yi ve yöneticilerini tanımamaktadır. Bir örnek olarak, O’nun Doğu Avrupa’daki sosyalist ülkelerini Andora’ya benzetip, Andora’nın emperyalizmin peyki olduğu gibi, sosyalist ülkeleri de Sovyetler’in peyki olduğu iddiası verilebilir. O’nun, Maocuların da içinde olduğu bir cephede çalıştığı da bilinen bir gerçektir. “Bayram değil seyran değil eniştem beni neden öptü” yazısı buna bir örnektir. Bu yazı, her şeyden evvel, Kıvılcımlı’nın Sovyetler Birliği’ne karşı siyasi duruşunu gösteriyor. Kıvılcımlı “sol” siyaset yapan bir kişidir. Bu tutumuyla O, hem Sovyetler’i, hem de, O’nun deyimiyle, O’nun “peyki” durumunda olan ülkeleri ve uluslararası işçi ve komünist partilerini ve bu arada TKP’yi de karşısına alacağını bilir. O’nun, Dış Büro’ya, Demir’e ve Bilen’e ve Nazım Hikmet’e yönelik karalayıcı ve küçük düşürücü söylemlerinin bir nedeni de, bu TKP yöneticilerinin Marksizm-Leninizm’e, Sovyetler Birliği’ne olan bağlılıklarına karşı duyduğu nefret ve kinden kaynaklanıyor. O’nun eylemlerinden ve yazılarından çıkarak denebilir ki O, TKP yönetiminin aldığı kararlara dayanarak disiplinli hareket eden biri değildi, kendi başına hareket eden, kimseyi ve parti otoritesini tanımayan, kendini beğenen birisiydi. O TKP yönetiminin kararı olmadan kendi başına Vatan Partisi’ni kurmuştur. MDD hareketinde başı çekenlerden biri olmuştur. Kıvılcımlı’nın bitmez tükenmez dayatmaları, O’nun partiden atılması için yeterli nedenlerdir. TKP’yi likide edenler bugün de tarihi özgürleştirelim maskesi altında partinin tarihini çarpıtıyorlar. Bu çarpıtmaların ne karanlıkta kalan, gizli tutulan gerçekleri ortaya çıkarmakla, ne de “bilimsellikle” bir ilgisi vardır. Bunun olsa olsa, tarihte TKP geldi-geçti, uçtu-gitti anlayışıyla bir ilgisi olabilir. Pratikte ise, bu TKP’nin sözüm ona, açtığı derin “yaraların” ve kişilikler üzerinde bıraktığı “hastalıkların” tedavisi için psikologun karşısında terapi yapmaya benziyor. Psikolog da bütün bunlara hak veriyor ve kabahatin TKP’de olduğunu söylüyor, onun böylece vicdanını rahatlatıyor.
Durum böyleyken soruyorum: Kim, hangi yoldaş Hikmet Kıvılcımlı’nın DAC yasalarını çiğnemeyeceğini, kendi başına hareket etmeyeceğini, disiplinsizlik yapmayacağının garantisini verebilir ve DAC’a veya bir başka sosyalist ülkeye gitmesinin sorumluluğunu üstlenebilir? Bunu şüphesiz ki, sorumluluğunu bizim üslendiğimiz partili veya partisiz kişilerin, o ülkenin yasalarına ve yaşam kurallarına uyacakları için verilen garantiyle karıştırmamak gerekir. Nitekim DAC’a ve diğer ülkelere gönderilenler bu güven sonucunda gitmişlerdir. O dönemin yöneticisi olan ve Kıvılcımlı’yı yakından tanıyan TKP yöneticilerine hangi “vicdani yaraya” dayanarak kara çalınabilinir? .Bu böyle iken, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın hastalığı obje alınıp, partinin ilkeli tutumuna saldırmanın arkasındaki nedenler nedir, hangi amaçlar yatmaktadır sorusu doğal olarak insanın aklına geliyor.
Şurası bir gerçek ki, TKP’den haklı veya haksız birçok nedenlerden dolayı kopan veya koparılan yoldaşların, kendi bencil çıkarlarına yenilerek, Türkiye işçi sınıfının ve onun öz örgütü TKP’nin birliğini sağlama ve güçlendirme yerine, ona cepheden saldırıya hakları yoktur. Maalesef Türkiyeli komünistler hâlâ daha kanayan yaranın bu olduğunun farkında değillerdir. Bu, ölen Hikmet Kıvılcımlı, Behice Boran, M. Ali Aybar veya yaşayan Mihri Belli ve diğerleri için de geçerlidir.
Tarihe en iyi tanıklığı, Kıvılcımlı, M. Belli, B. Boran ve diğerlerinin yazdıkları yazılarla Komünist Partisi’nin politikası hakkındaki tutumlarına karşı aynı dönemde yasayan TKP yöneticisi yoldaşlardan Yakup Demir, İ. Bilen, A. Saydan’ın yazdıkları yazılarda görmek mümkündür. Bunlar defalarca Kıvılcımlı’nın disiplinsizlik etmekten, kendi başına hareketten, parti kararlarını dinlememekten dolayı partiden atıldığını yazdılar ve söylediler. Bunu 70 öncesi parti yayınlarında bulmak mümkündür. Örnek olarak 1969 Mayıs Yeni Çağ’ında Bilen’in “likidatör bozguncu akımlarla savaş” başlıklı yazısından bir kaç satır vereceğim. Önce Kıvılcım ve Mihri Belli ile ilgili olarak;
“Bugün basında akımlar, örgütler arasında gürültü patırtı koparan, kendilerine ‘eski sosyalistler’ süsünü veren M. Belli gibi, H. Kıvılcımlı gibi dönekler, likidatörler bunlardandır. Kıvılcımlı komünist morali çamura buladığı ve grupçuluk yaptığı, böylece partiye büyük zararlar verdiği, polisin amansızca saldırılarına yaradığı, özellikle TKP’nin İzmir ve İstanbul örgütlerini parçaladığı için, partiden bundan 30 yıl önce kovulmuştur. Hem kendisi çok daha sonraları, komünist olmadığına TKP ile bir bağı bulunmadığına dair polisi tanık göstermiştir…”
Kıvılcımlı’nın, Mihri Belli’nin Maocularla oluşturduğu TİP’e karşı cepheyi yerden yere vuran İ. Bilen, aynı yazıda TİP’le ilgili şunları belirtmektedir:
“Türkiye İşçi Partisi’ne neden saldırıyorlar? Likidatör-bozguncular, memlekette ulusal bağımsızlık direnişini sosyalist hareketin karşısına koyuyorlar. Ulusal kurtuluş hareketini işçi hareketinden ayırıyorlar. Bunu TİP’e ve Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na, bunların çevresinde kümelenen gençlik ve öğrenci örgütlerine uluorta saldırmak yöntemleriyle yapıyorlar. Likidatörlerin taktiği, TİP’i, ona bağlı örgütleri içinden parçalamak, onları içinden yıkmak taktiğidir. Bozguncuların bütün iç yüzleri bu alanda daha kesin ortaya çıkıyor... TİP yöneticileri, Amerikan köleliğine, gericiliğe, faşist diktatoraya Anadolu topraklarındaki Amerikan atom harmanlarına karşıdır. Ağalığa, derebeylik kalıntısı bağıntılara karşıdır. Antiemperyalist, anti-feodaldir. Bu parti Türkiye’de ve ilçelerde kurabildiği örgütlerle, mecliste saylavlarıyla elindeki basın ve yayın araçlarıyla ulusal bağımsızlık direnişini sosyalist ülkü ve ilkelerle bağlıyor ve yayıyor. Bu parti faşist komandolarla çatışıyor... Bu durumda likidatörler-bozguncuların TİP’e böylesine kinle, bir numaralı düşman diye saldırmaları gerici egemen çevrelere, işbirlikçilere yardım değil de nedir? Bozguncular, TİP’e birçok etiket yapıştırıyorlar: ‘bunu burjuvazi kurmuştur’, ‘sosyal-demokrattır’, şudur-budur gibilerden... Evet, TİP komünist partisi değildir. Legal kurulmuştur, programı, tüzüğü meydandadır. Ama bozguncuların yamalamak istedikleri gibi işbirlikçi bir parti değildir. Batı’da sosyal-demokrat partiler, örneğin Batı Almanya’daki tekelci burjuvaziyle, Avrupa’yı yeniden ateşlere vermek isteyen militaristlerle ortak hükümet kurmuşlardır. Bu hükümet NATO’yu savunuyor, Amerikan emperyalizmini destekliyor… TİP bu emperyalist planlara karşıdır... ‘Emperyalistlerin yanında sav tutmuştur’ çamurunu TİP’e sürmekle likidatörler kendilerinin kimin yanında yer aldıklarını kamuoyunda saklamak istiyorlar. Bunu yaparken de, ‘Milli Demokratik Devrim’ sloganını biteviye tekrarlıyorlar. Bununla, yani ‘demokrasi’, ‘devrim’, ‘milli’ deyimleriyle kendilerini ‘yaman ilerici’ diye satmak cambazlığına kalkışıyorlar. Neden demokratik devrimi, ulusal bağımsızlık direnişini, sosyalist komünist hareketin karşısına koyuyorlar? Neden bunu yaparken kendilerine ‘eski sosyalistler’ süsü veriyor, kendilerini ‘komünist’ göstermek istiyorlar? Çünkü yığınlar arasında başka türlü tutunamazlar. Onlar, komünistlerin, TKP’nin 50 yıl boyunca çetin savaşlarla yığınlar arasında kazanmış olduğu sevgiden, saygıdan, itibardan yararlanmak taktiğini kullanıyorlar…”
Bu yazı hiç bir tereddütte yer vermeden İ. Bilen’in TİP’i savunduğunu gösteriyor. O dönem TKP yöneticilerinden Yakup Demir’in ve A. Saydan’ın MDD’cilere karşı TİP’i savunan, işçi sınıfının, ulusal demokratik güçlerin birliğini, cephesini vurgulayan ve sosyalizme giden yolu gösteren, Bilen’le aynı görüşleri paylaşan çok sayıda yazıları vardır. İsteyenler bunu o zamanki TKP yayınlarında görebilirler. Bu böyleyken, TKP yönetiminde gerek TİP konusunda ve gerekse ulusal demokratik güçlerin ve onların ileri demokrasi mücadelesi konusunda ayrı görüşler olduğunu iddia etmek gerçeği yansıtmaz. Bu ancak parti politikasının açık olmadığını ileri sürerek ona kara çalmak isteyenlerin amaçlarına hizmet etmeye yarar. Şurası bilinmeli ki, her üç yoldaş da TİP’le kardeşçe işbirliğine taraf oldular, TİP’i hem savundular, hem de onun tutumundaki hataları gösterdiler. Birinin görevini diğerine yüklemediler. Bunu bu şekilde koymak ve doğruları savunmak, bunu olduğu gibi çarpıtmadan ortaya koymak her komünistin etik görevidir. Başka bir deyişle “vicdani görevidir”.
Tarihe Bakışla İlgili
Sen tarihi bir “psikoloji”; “politikanın bir soğuması” olarak görüyorsun ve bu çerçevede tarihe ve özellikle TKP tarihine bakıyorsun. Bu görüşlerine katılmak mümkün değildir. Eğer TKP insanlık tarihinde geldi geçti diyorsan ve onun romanını yazacaksan, bu bir başka konudur. Yok, TKP yaşıyor ve savaşıyorsa bu temelden tarihe farklı bir yaklaşımı gerektirir. İnsanlar da TKP’liler de, TKP de yaşıyor.
İnsanlar, kendi bilinçli istekleriyle belli amaçlar güder. Bu ise birçok değişik yönde hareket eden iradelerin ve çeşitli gelişmelerinin dış dünyada çeşitli sonuçlarını getirir. Böylece insanlar sonuçları ne olursa olsun kendi tarihlerini kendileri yapar. Tarihle ilgili bilimsel görüş, toplum ve dünyayı bir bütün olarak kendi yasallıkları içinde hangi açıdan ele alındığı ilkesi ile sıkı sıkıya bağlıdır. Tarihi araştırmaların, özellikle toplumsal gelişmelerin yasallıklarını ele almada bilimsel sosyalizm temel çıkış noktasıdır. Tarih yazımı bilimsel olarak ele alınacaksa, onun siyasi teorisiyle, onun bilimsel disiplinleri olanı sınıfları, sınıf savaşları, partileri, devletleri, ulus ve kültürleri, barış ve harpleri, strateji ve taktikleri, devrim ve karşı devrimleri, yenilgileri ve zaferleri, tarih bilinci, egemenlikleri, diktatörlükleri gibi kompenetler ele alınmak zorundadır. Karşı tarafın tarih yazımı bile bu kompenetleri göz önünde bulundurur, ama onların ele alışı bilimsellikten uzaktır ve çarpıtarak egemenliklerini perçinlemeye yöneliktir.
Bu açıdan bakıldığında TKP’nin tarihini kim yazabilir? Bunu herkes yazabilir. Ve yazmaktadır da. Kaldı ki, yazılanlar yararlı da olabilir, zararlı da. Bu sınıfsal bir meseledir. Eğer herkes yazabilme hakkına sahipse, ki öyledir, bu birbiriyle çelişen birden fazla tarih yazılacak demektir. Bunlardan birisi tarih bilincini yükseltmek için, diğeri ise gerçekleri saptırarak, insanları avutmak ve yanlış bilinç vermek içindir. İnsanlık tarihinde sınıflar var olduğundan beri yazılan tarihler böyle olmuştur. Ve sınıflar olduğu sürece de bu böyle olacaktır. Reel sosyalizmin yazlı tarihi de, karşıt cephenin tarihi de böyle olmuştur. Her iki tarafta da egemen olan sınıflar kendi çıkarlarıyla bağlı olarak tarihlerini yazmışlardır. Böylece iki türlü resmi tarih ortaya çıkmıştır. Resmi tarihlere karşı insanın psikolojik bir tepkisi olabilir ve yaşadığı ülkenin resmi tarihi ile karıştırabilir. Ama reel sosyalizmin tarihi resmidir ve tüm eksikliklerine rağmen bilimseldir. Zira bu tarih amaçları ve idealleri bakımından diğerine tamamen taban tabana zıttır. Bu benim tarihe bakış açımla ilgili bir sorundur. Kimseyi karalama niyetinde değilim. Reel sosyalizm yıkılmıştır. Yıkılışının nedenleri üzerine çok değişik görüşler ortaya atılmıştır. Kimilerine göre reel sosyalizmin yıkılışı, bilimsel sosyalizmin yetersizliğinden kaynaklanıyor ve onlara göre Marksizm-Leninizm aşılmıştır. Yine kimilerine göre sosyalist ülkeler zaten sosyalist bir ülke değildi, kimilerine göre devlet kapitalizmi idi, kimilerine göre bürokratik-komando sistemiydi, kimilerine göre de tüm eksikliklerine ve hatalarına rağmen yaşayan bir sosyalizmdi, reel sosyalizmdi.
Ben bu görüşü temsil edenlerden biri olduğum için, reel sosyalizmi hâlâ savunuyorum, deneylerinden dersler çıkarmaya çalışıyorum. İki sistemin devletlerini aynı kefeye koymuyorum. İkisi temelden birbirinden farklıdır, karakterleri ayrıdır, konu aldıkları “objeleri” ve amaçları taban tabana bir birine terstir. Biri devleti ve sınıfları kaldırmak için mücadele etmiş ve bunun tarihini yazmıştır. Bu tarihi yazanlar halkın ve sınıfın hizmet emekçileriydi, memurları değildi. Diğerleri efendisinin dediğini yapan, Osmanlı’da da olduğu gibi tarih yazan memurlardı. ABD’de ve Avrupa’da bunun için binlerce aydınlar, profesörler yetiştiren üniversiteler, enstitüler vardır. Bunlar doğal olarak kendi sınıfsal konumlarını savunarak tarih yazarlar. Bu ikisi arasında bağımsızlık postuna bürünüp tarih yazmaya kalkanlar da vardır. Bunlar sınıflar üstü, sistemler dışı, hatta gezegenler dışı konumlarında olduklarını iddia etseler de, eninde sonunda varacakları yer egemen sınıfların yanıdır. Onlar, onların çıkarlarına ters düşen bir tarih yazamazlar. Kapitalizmi ve sosyalizmi eleştirip “alternatif” bir tarih koysalar da, bu gerçek tarihi bütünüyle yansıtmaz. Bunların bu çalışmaları ancak emekçi yığınlarında kafa bulandıran propaganda malzemesi olmaktan öteye başka bir şey olamaz.
Meseleye böyle baktığımdan işçi sınıfı cephesinde kim kimin tarihini yazacak sorunu ortaya çıkmaktadır. O zaman TKP’nin tarihini kim yazacak, TİP’in tarihini kim yazacak, TSİP’in tarihini kim yazacak, Dev-Genç’in tarihi kim yazacak, sendikaların tarihini kim yazacak? Ve bu tarihler kimin için yazılacak? Eğer bu harekeler devam edecekse, doğal olarak onlar kendi tarihlerini yazacaklar, hata ve eksikliklerinden dersler çıkaracaklardır.
Türkiye’de TKP ismini kullanan çok sayıda parti vardır. Birde senin ortadan kaldırdığını iddia ettiğin bir parti vardır. Bunların tarihini de yazabilirsin, ama bu senin tarihin olur, onların değil. Evet, şimdi Mustafa Suphiler’den beri gelen TKP tarihini kim yazacak? Bu tarihi partiyi mezara gömdük diyenler mi yazacak, yoksa bu partiyi tekrar ayağa kaldırmak isteyenler mi yazacak? Her ikisi de yazabilir, ama bu kimin için yazılacak? TKP’yi yeniden güçlendirmek için hata ve eksikliklerini gösteren, onlardan ders çıkarmaya hedefleyen bir amaç ve anlayışla mı yazılacak, yoksa mezarının başında bir “şerbet” içmek için mi yazılacak? “Tarafsız”, “bağımsız” gözlemcilerle TKP tarihi yazılmaz. En doğru ve tam olarak TKP tarihini, ancak hâlâ TKP saflarında savaşan ve yaşatma azminde olanlar yazabilir. Bunun ne zaman yazılacağı ise TKP’nin bugün için başta gelen sorunu değildir. Ama dersler çıkarmak, TKP’lilerin tarih bilincini yükseltmek başta gelen bir sorundur. TKP’nin kaderini tarih kitabının olmayışına bağlamak çok yanlıştır.
İletişim
Bin bir direk Mahallesi Divan Yolu Caddesi No: 19 Kat: 1 Daire 12-13 Savaş Yolu Dergisi Kat:2 Daire:16 IgD (ilerici Gençler Derneği) Sultanahmet-Eminönü - İSTANBUL
Tel: 0212 516 06 12
Faks: 0212 516 06 13
savasyolu@gmail.com