bütün ülkelerin işçileri birleşin

Bırakınız Batsınlar

 

  img377/2492/48633683fy1.gif

“bu terazi bu sikleti (ağırlığı) çekmez”.

Ziya Paşa

Burjuva iktisatçıları kapitalist iktisat teorisinin babası saydıkları İskoçyalı Adam Smith’i pek severler. Malumunuz, Smith’in “görünmez el” teorisini yaslanan bu teorisyenler, hiçbir şekilde devletin müdehalesine gerek kalmaksızın piyasalar kendi dengelerini bulur, buyuruyor ve serbest piyasacılığın klasik sloganını gerinerek tekrar ediyorlardı; “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler”.

Şimdilerde Marks’ın değil ama kapitalizmin babasının kemikleri bir kez daha sızlıyor olmalıdır.

Bilindiği gibi; kapitalizm ABD’de mortgage krizi ile başlayan, gıda krizi ile derinleşen küresel ekonomi politikaları son 5-6 yıldaki yükseliş eğiliminin ve burjuva iktisatçıların öngörülerinin aksine inişe geçmiştir.

Dünya ekonomisi bir yandan bazı finansal oyunlarla bu sorunları örtmeye çalışırken, kronikleşen ve artarak devam eden işsizlik dünyanın doğal servetlerinin yağmalanması, yoksullaşma ve açlığın insanlığı kuşatmasına önleyemiyor.

Kapitalizmin kaleleri Dünya Bankası ve IMF, devletlere bu gidişata müdahale talimatları vererek “küreselleşme ve neoliberal politikaların iflas ettiğini” ilan ediyor.

Marksist teori kapitalizmin bu krizlerinin kaçınılmazlığını yıllarca önceden öngörmüştü. Liberal ideologlar ve iktisatçılarsa ekonomide asıl zaafın devletin müdahalesi olduğunu, korumacılığa gerek olmadığını, sermayenin sınırsız dolaşım özgürlüğüne engel olunmamasını buyuruyorlardı.

Bu politikalara uygun olarak gümrük duvarları yıkılıyor, özelleştirme furyası sürüyor, tarım ve sanayideki korumacılık kaldırılıyor devletin ekonomiden elini çekmesi, ekonominin serbest piyasa yolu ile küreselleşmesi isteniyordu.

Bu politikalar işçilerin, emekçilerin kazanılmış haklarını özellikle Sovyetler Birliği’nin geçici yenilgisinden sonra birer birer geri alıyor, yağmalama ve talana devam ediyordu.

Emperyalist-kapitalist modelin bu biçimde de sürdürülemeyeceği, Marks’ın öngörüsündeki gibi gerçeklendi.

Hatırlayalım; dönemde ABD Başkanı, önceki dönemde de uzun süre “Ticaret Bakanı” olarak görev yapan, 1929’da ise başkan seçilen Cumhuriyetçi Herbert Clark Hoover’dı. Hoover ekonomik alana bakışta tam liberal, politik alana bakışta ise koyu muhafazakârdı. “Alkol yasağı” hariç ekonomide devlet müdahalesine tamamen karşı idi. Ekonomi kendi yanlışlarını düzeltir diyordu. Alkolü içki satışlarını ve üretimini mafyaya devretmişti.

Artan işsizliğe karşı Demokratlar işsizleri destekleme fonu oluşturmasını istiyorlardı. Hoover “Bu devletin işi değildir, destekleme bireysel girişimlerle olmalı” diyordu.

İşsiz sayısı bir yılda 4 milyondan 7 milyona çıkmıştı. Hoover, AKP’nin sadaka politikası gibi işsizlere yalnızca çorba ve ekmek dağıtarak sözde destek sağlıyordu. 1932’ye gelindiğinde ABD işsiz sayısı 10 milyonu aşmış Avrupa ülkelerinde ise benzer oranlara ulaşmıştı.

Ertesi yılki Başkanlık seçimlerinde Hoover aynı politikalarla yine Cumhuriyetçilerin adayı idi.

Demokratların adayı ise Franklin Delano Roosevelt idi. Roosevelt, “yeni düzen”, “yeni politika” ve “yeni yöntem” diyor, işsizlikle mücadele ve ekonominin düzene sokulması için devletin müdahalesini öneriyordu. Bu argümanlar, Roosevelt’e 13 yıl sürecek ABD Başkanlığı’nın da yolunu açtı.

Yine de krizin tüm olumsuzluklarını bir anda kaldırması mümkün değildi. İşsizlik %30 oranında azaldı. Bu değişim ABD halkına geçici bir moral sağladı ve Roosevelt’i 1945 yılına kadar 13 yıl süreyle ABD Başkanı olarak kalmasını sağladı. Verilen ödünlerle kapitalizm ömrünü biraz daha uzatmış Sovyetler Birliği’nin geçici yenilgisi ile ise; emperyalist saldırgan gücü, vahşi kapitalizm adını değiştirerek “küreselleşme ve özelleştirmeleri” ile tüm dünyayı kuşatmıştı.

ABD’deki mortgage sorununun başlangıcından dev şirketlerin ve LEHMAN BROTHERS’ın çöküşüne kadar ve devamındaki 21. yüzyılın son krizi, kapitalizmin işlemezliğini gösteren ilk krizi değildir. Kapitalist liberal çöküşün önceki en büyük deneyi 1929 Kara Cuması’nda yaşandı.

Kara Cuma 1929

Bugünkü koşullar elbetteki aynı değil, bugünkü iletişim, bilişim, ulaşım deneyleri çok daha gelişmiştir. Ancak sistemin insana ve topluma dönük referansları ile buna bağlı uygulanış biçimlerinin özü aynıdır.

Avrupa gazeteleri, Amerikalı iş adamlarının ürettikleri mal ve hizmetleri iç ve dış piyasaya maharetle sunmalarına imreniyor; tüketiciyi taksite bağlayarak satışları artırmalarını sihirli anahtar olarak algılıyorlardı. Yeni Dünya’da, oyuncaktan konuta kadar her şey taksitlendiriliyordu. Bu, satıcının taksit imkânı sunmasa satamayacağı malı satmasını, alıcının da taksit imkânı olmasa alamayacağı malı almasını sağlıyordu. Daha fazla taksit daha fazla satış daha fazla üretim daha fazla büyüme ve daha fazla zenginlik yolunu açıyor görünüyordu.

Bu sistemin aksamadan işlemesi olanaksızdı. Bir gün geldi ülkedeki ve dünyadaki kaçınılmaz faktörlerle her şey birdenbire değişiverdi. O gün 25 Ekim 1929 Cuma, yaygın adıyla “Kara Cuma” idi. Kapitalist dünyayı sarsan bu en büyük krizde borsa depremi, para çekmeler büyük hisse satışları çöküşün belgelenmesiydi. Büyük şirketlerin kaybı %40’ı aşmıştı. Servetlerini kaybeden sömürgen banka patronları intihar ediyordu.

Roosevelt ile 1929 buhranını çözmek için getirilen “New Deal” yani yeni düzen yerleştirilen ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da da popülerleşen Keynesyen politikalar, Cumhuriyetçi Eisenhower döneminden başlayarak törpülenmeye girişilmiş bu eğilim Demokratlar ve Cumhuriyetçiler eliyle şiddetleri değişmekle birlikte tutarlı biçimde sürdürülerek Reagan ve sonrasında baba-oğul Bush döneminde ise çılgınca bir hıza erişerek, mevcut devlet örgütünü biçimlendirmiştir.

İflas Eden Kapitalizmin İdeolojisidir!

Bilindiği gibi son bir yıldan beri ABD’de mortgage geri ödemelerindeki aksamalarla su yüzüne çıkan ve şiddetini giderek artıran kriz, başta ABD daha sonra ise Avrupalı yatırım bankaları/sigorta şirketlerinin batması ve/veya kamulaştırılmasıyla dindirilmeye çalışılmaktadır. Dünyanın beş büyük merkez bankası bu deprem ve tsunamiye karşı birleştiler.

Kapitalist devletler, dün yok pahasına özelleştirerek, gelişimleri için her türlü altyapıyı kurarak palazlandırdıkları, iftihar kaynaklarını, bugün başta işçi sınıfı ve emekçi halktan topladıkları vergilerle kurtarmaya çalışmaktadırlar.

Bilindiği gibi kapitalist devlet her koşulda ve yalnızca sermaye sınıfının iktidarıdır. Bunu bazen devlet kapitalizmi, bazen liberal kapitalizm ve bazen de faşizm suretlerinde uygular. Kapitalizmde devlet müdahalesine, sermaye için en geniş serbesti ve deregülasyon isteyen burjuva sınıfının da gereksinimi vardır. Çünkü bu devletler de burjuvazinin, büyük sermayenin krizlerini aşmada önemli rollerle donanmıştır.

Savunulanın aksine burjuva devletinin müdahalede bulunmadığı liberal kapitalist sistem yalnızca ütopyacı ideologları Hayek’in hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olan rüyasından ibaret kalmıştır.

Şimdilerde emperyalist-kapitalist dünya en büyük ikinci krizinde devletlerinin kasasından bu sömürü araçlarını ayakta tutmak için verdikleri ve vermeyi sürdürecekleri yardımlara karşı çıkan bir takım fundamantalist burjuva siyasetçileri/ideologları bu desteklerini devletin sosyalizme kaymak olarak gördükleri için karşı çıktıklarını söylemektedirler. Devlet değil, kapitalizm tehlikeye girdiği için müdahale etmektedir.

Kapitalist devlet aygıtı ekonomiye ilişkin formülasyonunda “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” demektedir. Ama bu ideolojinin çöküşünü gördüklerinde de “bırakınız batsınlar” söylemimize karşı çıkarak devletlerin tüm kaynaklarını kendilerini var eden sermaye sınıfına sunarak batmalarına izin vermemektedirler. Bugün onları devletleştirerek “kurtarır” olası zararları üstlenirken, yarın yeniden özelleştirmekten vazgeçmeyecek, çifte soygun ve vurgunu gerçekleştireceklerdir.

Ancak, kapitalizmin bu son krizi bir kez daha göstermiştir ki; neoliberalizm ve serbest piyasa ideolojisi iflas etmiştir. Bu sistemde kârlarının onların özel hesaplarına, zararlarının ise halklara yükletildiği bu geri iktisadi/toplumsal formasyonun tarihin çöplüğüne gönderilmesinin geçici olarak bir kez daha geciktirilmesinde başarılı olunsa bile sonu mutlaka gelecek; onlara “evet Karl Marks haklıymış” dedirtecektir.

Pekiyi, ABD’de devletleştirmelerle Celal Bayar’ın Türkiye için “bu kış komünizm gelecek” sözü bugünkü koşullarda ABD ve diğer ileri kapitalist ülkeler için söylenebilir mi? Kuşkusuz hayır. Çünkü devletleştirme sosyalizmin tek ölçütü değildir. Sosyalizm her şeyden önce işçi sınıfı ve emekçi halkın iktidarını kurmak, burjuva sınıfını ortadan kaldırmak, eşitlik, kardeşlik dünyasını kurmak; sömürüsüz-savaşsız bir dünya özlemini büyütmektir.

Kapitalist burjuva devletinin sıkıştığı zaman, yalnızca kendi sınıfı ve sömürgenlerini biraz daha ayakta tutabilmek için halkın parasını patronlara aktarmasının ne solculuk ne sosyalizmle elbetteki uzaktan yakından hiçbir ilgisi olamaz. Bu yaygara olsa olsa liberallerin soygunculuğundan başka bir şey olamaz.

Belirttiğimiz gibi ABD’ye ve tüm dünyaya sosyalizmin belki de bir daha hiç gitmemek ve komünizme gitmek üzere bir gün yeniden ve mutlaka gelecektir. Ancak, ne yazık ki bu krizle değil.

Yine de “büyük insanlık”ın bu sistem sürdükçe çok daha “büyük bir felakete sürükleneceği” açıktır. Bu felaket, bankaların, sigorta şirketlerinin finansal krizi değildir. İnsanlık için büyük yıkıcı sonuçlar doğuran kapitalist sistemin küresel krizidir.

Bugün ünlü vurguncu ve anti-komünist George Soros dahi yaşanmakta olan bu çöküşün tek boyutlu olmadığını 1930 çöküşünden çok daha ciddi olduğu tespitini yapmakta “sırada birçok büyük banka var, mali sistem iflaslarla sarsılmaya devam edecektir” demektedir.

Kriz, gündelik bir çözümle ABD Parlamentosu’nun yaratacağı 700 milyar dolarlık kaynakla aşılmaya çalışılacak, bunun benzerleri diğer ileri kapitalist devletlerce de tekrar edilerek hafifletilmeye çalışılacaktır.

Emperyalizmle çok yönlü bağımlılık ilişkisi içindeki devletlerde oluşan hasarları durdurmaya ve aşmaya güçleri yetmeyecektir.

Bu 1929’u aşan biçimde küresel bir krizdir. Bu çöküş kamufle edilmeye çalışıldığı gibi yalnızca konut piyasasındaki daralma ile doğmamıştır.

Bu çöküş gerçekte; kapitalizmin aşamadığı yapısal sorunların kaçınılmaz sonucudur. Durgunluk ve dolayısıyla işsizlik artamaya devam edecek, sonuç, daha geniş kesimler için daha derin ve sürekli yoksullaşma ve bütün bunların getireceği çöküş olacaktır.

Bu kapitalist çöküş sisteminde bir yandan kaybeden sermaye şirketlerini kurtlar sofrasında kapmakta olan mali sermaye operasyonları öte yandan kalanları devletin emekçi kesiminden topladığı vergilerle bu batışları önleme operasyonlarıdır.

Ayrı ayrı iki politik partide de örgütlenmiş olsalar, görece tutucu Cumhuriyetçiler ile geniş anlamda liberal olmak iddiasındaki Demokratlar arasında hiçbir antagonizma yoktur; sonul çıkarlar ve refleksler bakımından özde hiçbir fak yoktur. Bu büyük sermayedarların halkın parası ile kurtarılmak istenmesinde bir kez daha açıkça görülmüştür.

Dün (1980’ler) devletin küçülmesi gerektiğini savunan liberal devletler bugün emekçilerin yaşam koşullarının daha zorlaştırılması ve gelirlerinin azaltılması ve işsizliğe mahkûm edilmesi pahasına devletin büyük sermaye kuruluşlarının kurtarılması için devletin müdahalesinin büyütülmesi savaşı vermektedirler. Salt bu sonuç bile neoliberalizmin iflasının ve tarihin çöplüğüne atılması gerektiğinin en somut kanıtı olmuştur.

Emperyalist merkezlerin taşeronu ve kapitalist dünyanın bir parçası durumundaki Türkiye’nin, AKP’nin, paniği engelleme refleksiyle zikrettiklerinin tersine, bu krizin dışında kalması ve etkilenmemesi olanaksızdır.

Türkiye bir yandan dev bir cari açık yaşarken, bankalarının ve sigorta şirketlerinin %42’sinden fazlası bu krizi yaşayan kapitalist ülkeler sermayesidir. Borsalarındaki sıcak para %70’leri aşmıştır. Banka ve şirketlerinin yüksek oranda dış borcu vardır. Üretim düşmekte, enflasyon artmaktadır. En önemli sanayi ve ihracat sektörü olan tekstil sektörü Çin ve dünyadaki gelişmelere paralel olarak tıkanma noktasına gelmiştir.

Ekonominin en büyük sektörlerinden turizm, Kürt sorununun demokratik yoldan çözümü yerine 30 yıldır sonuç vermemiş ve vermeyecek olan silah gücü ile çözüm dayatması karşısında bir kaç canlı bomba ile her an çökertilmeye açık tutulmaktadır.

ABD yaşananlar ise, muaamması devam eden 11 Eylül durumuna benzemektedir.

Tüm bu yaşananlar ışığında kapitalist merkezlerde; ağır durgunluk, kalkınmada yavaşlama, politik ve sosyal çalkantılar yaşanacaktır.

Asya’dan başlayarak yeni yeni şekillenen ve karşıtı göründüğü kutupla çok yönlü iktisadi bağımlılık ilişkileri içindeki orta/büyük ekonomiler de daralma sürecine girecektir.

Öte yandan Ortadoğu’da özellikle Arap ülkelerinin ABD taşeronları da paralel olarak sıkıntılar yaşayacaklardır.

Siyasal ve finansal çöküşe giren ABD, karşısında güçlü bir hareket olmadığı sürece, daha avantajlı bir konuma geçmek ve krizini geciktirmek üzere askeri metotları önde çıkararak, halkları yeni ateş çemberlerine atmaktan çekinmeyecektir.

Türkiye’nin Meksika ve Arjantin ile aynı felakete uğratılmasından önce AKP iktidarının imar vurgunları, “dişli”ler rantabilitesi ve denizde fenerden yapılan vurgunları yapanların yargı önünde hesap vermelerini sağlamak olanaklı olmayacaktır.

Marksist-Leninist-Enternasyonalist ideolojinin ve ekonomi-politik biliminin doğrularının reel yaşamda bir kez daha doğrulanması, bizi elbetti ki bugünden yarına mutlak bir kurtuluşa götüremez. Kapitalizmin nihai çöküşü ancak örgütlü işçi sınıfı ve onun öncü partisi ile emekçi halk ve yoksul köylülerin devrimci başkaldırısı gerçekleştirilebilir.

Av: Rasim Öz
Savaş Yolu Dergisi Yayın Yönetmeni

 

Sitede ara

İletişim

Savasyolu Bin bir direk Mahallesi Divan Yolu Caddesi No: 19 Kat: 1 Daire 12-13 Savaş Yolu Dergisi Kat:2 Daire:16 IgD (ilerici Gençler Derneği) Sultanahmet-Eminönü - İSTANBUL Tel: 0212 516 06 12
Faks: 0212 516 06 13

Duyurular

Bu bölüm boş.